Edebiyatça ağlamanın Aytmatov yönü

       Ölümlü olan suçsuz ya da suçlu birinin göğsüne merhem sarılarak, elde edilen gözyaşı bile kutsalmış. İnanış böyledir. Sadece gözlerin ağladığını sananların yanıldığını kanıtlarcasına aforozlu bir hayattan kurtuluşmuş bu içe akan rehine damlaları.

     Gözler;bütün bedenin ağlayarak, içindeki mahareti çıkardığı ortamda, olsa olsa sadece yaşların dışarı çıkmasından mesuldür. Asıl ağlamayı yapabilen bedenin nüvesi olan kalptir. Göz vazifesini yapar. Yapmazsa harikulade yaratılmış bu bedene iktisatsızlık yapmış olur. Aynı bakımlı bir ineğin süt vermemesi gibi...

     Ağlamak kelimesini edebiyatımızda Cengiz Aytmatov ile hissettim çoğu zaman. Hep onu okumamdan olsa gerek bu. En güzel ağlama motiflerini aradım her okuduğum birkaç satırlık metinlerde. İnsan neden ve niçin ağlar? Karar verdim en sonunda; afarozlu bir hayattan kurtulmak için yapılırdı ağlamak eylemi.

     Hüngür hüngür ağlamayı Aytmatov, Öğretmen Duyşen hikâyesinde, ‘Daha iyi bir öğretmen olsaydım başka bir eş istemezdim’ diyebilen vefakâr öğretmen Duyşen’i aç kurtların saldırısı sonucu bekleyen, öğrencisinin gözünden sevinçle şöyle tarif eder.  

     “Önce bir düş gibi geldi bu. Duyşen'in sağ salim karşımda olduğuna inanamadım. Sonra bahar selleri gibi güçlü dayanılmaz bir sevinç dalgası kapladı gövdemi; hıçkırdım. Kimseler benim kadar sevinemezdi. Her şey yok oluvermişti birden: kerpiç kulübe, tipi, Kartanbay'ın tek atını parçalayan kurtlar... Hepsi yok olmuştu! Kafamı, yüreğimi, bütün gövdemi bir mutluluk kaplamıştı... İnanılmaz, sonsuz, ışık gibi ölçüsüz bir mutluluk. “

     Ağlamanın düş gibi gelmesi ve bahar selleri eşliğinde patlamaya hazır bir volkana dönüşmesi menfi anlamda her şeyi yok etmek için yeterliydi. Yerinden oynayan yüreğe karşı kendini tutamayıp hıçkırarak ağlama, çok iyi bilinen ışığın olduğu yerde karanlığa yer yok tezini kuvvetlendiriyor. Lâkin bazı anlarda mutluluk ağlamakla değerleniyor. Üzüntü gibi görünse de kıymeti artıyor.   Yazarların işidir karakterleri sevinçten ağlatmak.   Ama Aytmatov bu ağlatmayı; zıtlıkla mutluluğu birleştirerek, sayısal, ölçümsel bir değeri olmayan, tartısız, inanılmaz bir sonsuzluk veriyor okuyucuya. Sanki cennet havası bürünüyor ortama, sonsuz olan en güzel şey, kavuşulmaya çalışılan değerlerin sonsuzu…

      Ağlamak bazen onun için karşılığında kazanılan, ele tutuşturulan bir dilim ekmektir. Ve yazar yine Toprak hikâyesinde yüreğini dolduran mutluluk dalgalarına dayanamayıp, hüngür hüngür ağlatmıyor mu bizi? Her eserinde bir hayvan ile konuştururken,   bu hikâyesinde güneşle de konuşturuyor okuyucuyu.

    “Ey Güneş, bak, bu benim karımdır! Ne kadar güzel değil mi? Yüzgörümlüğü olsun diye ışınlarını gönder, sıcaklığını, aydınlığını ver!”

    Suvankul’un bu içli cümlelerinden sonra birden hüngür hüngür ağlamaya başlar sevgili, yüreğini dolduran mutluluk dalgalarına dayanamadığını da itiraf eder. Aynı zamanda bu sözler, divan edebiyatı şairlerinin nesre uyarlanmış yazarlarını gösterir Aytmatov’da.  Ömür boyu yaz, kış demeden hayatın çatısını birlikte kurarlar. Mutluluk veren bir ağlamayla başlar her şey… Savaşın, evin erlerinin bir bir almasıyla acı dolu ağlamalarla biter. O ilk mutluluk ağlamasındaki, ilk dökülen yaş başkadır işte.

     “O günü hatırlayınca hala ağlarım ve niçin ağladığımı bilmem. Ne kadar da aptalım değil mi? Ama o ilk ağladığım zaman döktüğüm yaşlar başkaydı. İnsan o yaşları hayatında ancak bir defa döker. “

Devamı haftaya…   

     


Yazar : Ali Zengin
http://www.haberajans.com sitesinden 23.05.2012 tarihinde yazdırılmıştır.