Yazı Boyutu : Yazıyı Küçült Yazıyı Büyüt
Mustafa Alican
alicanmustafa@gmail.com
Dostluk, Aşka Meydan Okuyabilir mi?
06 Aralık 2008 Cumartesi 04:40

Şehvet topuklarımızı kemiren bir fahişedir, der Nietzsche, malum et parçası kendisinden esirgendiğinde, bir ruh için yalvarmayı iyi becerir.

 

Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzsche’nin bu aşk tanımı, oldum olası indirgemeci ve can yakıcı gelmiştir bana… Kendisinin, güzel Rus şairesi Lou Salomé’ye olan korkunç tutkunluğunu bilmeseydim, mantıklı ve tatmin edici bulabilirdim bu tanımı… Ancak yaşadığı aşkın onda yarattığı yıkıma ve felsefesine bahşettiği dehşet verici keskinliğe inanan biri olarak onun bu yaklaşımını, yine kendisi tarafından ortaya atılan güç istencine bağlıyorum. Bunu söylemek hiç de hoşuma gitmiyor ama bana soracak olursanız, üstat, ulaşamadığı ciğere kötü diyen kedi gibi davranmıştır aşk tanımında…

 

Nietzsche’nin aşk tanımını beğenebilir ya da beğenmeyebiliriz. Doğru ya da yanlış olduğunu düşünebilir, bizim aşklarımızın bu kadar tensel olmadığını söyleyebiliriz. Fakat aşkın topuklarımızı kemirdiğini ve bizi kontrolü altına alarak bize istediğini yaptırdığını, dünya görüşümüzü değiştirdiğini, ilkelerimizi çiğnememize neden olduğunu ve bizi biz olmaktan çıkardığını kimse inkâr edemez. Aşkın, daha önce yaşanmamış şekliyle ve yoğun bir biçimde yaşandığı durumlarda, yeni bir hayat kurmak zorunda olduğunuzu bilirsiniz.

 

Dostlarım, Aşklarım

 

Ünlü Fransız romancı Marc Levy’nin son romanı Dostlarım, Aşklarım, dostluklarını kullanarak aşka meydan okuyabileceklerini düşünen otuzlu yaşlardaki Mathias ile Antoine’in öyküsünü anlatıyor bize… Birbirlerine zıt karakterleri olan iki eski dostun, acılarının üstesinden gelebilmek adına bir anlaşma yapmalarını ve bu anlaşma doğrultusunda yaşamaya çalışmalarını konu ediniyor. Yaşamaya çalışmalarını diyorum, çünkü bu erkek dayanışması aşkın karşısında dik durabilmeyi başaramıyor ve en nihayetinde, kurdukları ortak yaşam sona eriyor.

 

Öykü şudur: Fransa’da bir kitapçı dükkânında çalışmakta olan ve kendisini terk edip kızlarını da yanına alarak İngiltere’ye yerleşen eski eşine duyduğu aşktan kurtulmayı bir türlü başaramayan Mathias, muhtemelen eski eşiyle tekrar bir araya gelebilme umudunun dürtüklediği bir itkiyle, İngiltere’deki arkadaşı Antoine’in yoğun ısrarlarına boyun eğerek Londra’ya yerleşir. Burada bir kitapçı dükkânı devralarak Fransız mahallesinin Bute sokağında yaşamaya başlar ki, yeniden birlikte olmayı umduğu eski eşi, işinin kendisine sunduğu bir imkânı değerlendirerek bu yağmurlu ülkeden ayrılır. Giderken, küçük kızları Emily’yi de babasına bırakmıştır. Öte yandan Antoine da eşi tarafından terk edilmiştir ve birkaç yıldır, Emily ile aynı yaşlarda olan oğlu Louis ile birlikte yaşamaktadır. Aynı kaderi paylaşan, ancak birbirine zıt karakterlere sahip olan iki eski arkadaş hayatlarının kararını vererek Bute sokağında bulunan ve birbirlerine bitişik olan dairelerini, aradaki duvarı yıkarak birleştirirler ve bir anlaşma yaparlar: Eve, temizlikçi ya da çocuk bakıcısı bile olsa kadın sokulmayacaktır.

 

Mathias ile Antoine, bu şekilde, kendilerini dış dünyadan ve kadınlardan koruyacağını düşündükleri bir duvar örerler çevrelerine… Çocuklarını birlikte yetiştirmeyi, klasik aile düşüncesini yıkarak erkek dayanışmasının nelere kadir olabileceğini ispat etmeyi planlarlar. Alışveriş yapmaktan, süslenmekten, yakınmaktan, ağlamaktan ve şikâyet etmekten başka bir işe yaramayan kadının işlevini basitçe yerine getirebilecekleri saflığına düşerler. Ama işler umdukları gibi gitmez…

 

Kendilerini terk eden eşlerinin zihinlerinde yarattığı boşluk dostluk ile doldurulur bir süre… Mathias, Antoine, Emily ve Louis mutlu bir aile kurarlar. Birlikte gezilere çıkarlar, yemek yerler, film izlerler ve düşsel bir mutluluğun sevincini yaşarlar. Bir yandan da Bute sokağındaki dostlarla yenilen yemekler, arkadaş sohbetleri ve dostluklar devam eder. Derken…         

 

Aşk kapıyı çalar. Mathias, bir Fransız televizyonu için program yapan Audrey ile tanışarak ona âşık olur. Antoine bu durumdan hoşnut olmasa da bir süre sonra o da hayatının aşkı ile karşılaşır ve erkek dayanışmasının yarattığı anlaşma hükümsüz olur. Aşk dostluğun meydan okumasına son verir böylelikle… Ve şöyle der sanki: Sen benim boyunduruğumdasın!

 

Güç İstenci

 

Nietzsche’nin, yaşamından süzdüğü deneyimlerle yarattığı aşk tanımını güç istencine bağlamıştık. Bu istenç, aşka meydan okuma isteğinden kaynaklanan bir dürtünün eseriydi ve filozofumuz, kendi yarattığı tanımlamayla, yani kuşandığı kılıç ile aşka meydan okumayı, onsuz var olabilmeyi başarabildi. Ancak bunun için ödediği bedeli ödemeyi kaç kişi göze alabilir, bilmiyorum. Nietzsche, hayatının son on bir yılını bir akıl hastanesinde geçirdi.

 

Günümüzde, nihilizmin büyük filozofunun ödediği ağır bedeli ödemeyi göze alan birileri mutlaka vardır, çünkü her zaman olmuştur. Ancak Mathias ile Antoine bunu göze alamadılar. İki kişi oldukları halde bunu başaramadılar ve güç istencine değil, mutluluk istencine yönelerek mutlu olmayı seçtiler.

 

Ayça Sezen tarafından Türkçeye kazandırılan ve Can Yayınları tarafından basılan Marc Levy’nin Dostlarım, Aşklarım’ı, aşka alternatif üretme peşinde olanlar için önemli bir rehber olabilir. 2008 yılında Lorraine Levy tarafından sinemaya da uyarlanan eserin mizahi üslubu, okuyucuya eğlenceli bir deneyim ve edebi haz sunabilir.

 

Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Yazdır
KÖŞE YAZISI YORUMLARI
Bu içeriğe kayıtlı yorum bulunamadı...
Bu içeriğe ait yorum yok. İlk ekleyen siz olmak ister misiniz?
YAZARIN DİĞER YAZILARI
ANKET
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz?
Okul Sütü Projesini Doğru Buluyor musunuz? anketi
Oylamaya Katıl »
» RSS
| Copyright © 2008 haberajans.com

Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Yazılım & Tasarım & Teknik Destek : Mahmut ÖZDEMİR