













Diyarbakır’da bulunduğum süre içerisinde tanışmış olduğum, istisnasız hemen herkes şu ya da bu şekilde şunu söyledi bana:
“Nasıl, Diyarbakır size anlatıldığı gibi değilmiş değil mi?”
Siz, derken ülkenin batı bölgelerinde yaşayanlar, anlatanlar, derken, medya kastediliyordu.
Hemen herkesin ağız birliği etmişçesine neden bunu söylediğini ise, orada bulunduğum sırada anladım.
Samsun’da Ahmet Türk’e yapılan menfur saldırının akşamında, Diyarbakır merkezde, Büyükşehir Belediye Binası’nın civarında bir yerlerde, arkadaşımla oturmuş yemek yerken, bir yandan da göz ucuyla televizyondaki haberlere bakıyordum.
O sırada ülkemizin batıdaki büyük şehirlerden birinden arayan bir yakınım, “Diyarbakır’da büyük olaylar çıkmış, haberlerde izledik, sen güvenli bir yerdesin değil mi?”deyince ve telefonun öbür ucundaki yakınımın sorduğu soru ile hemen çaprazımdaki LCD ekran televizyondan akan görüntüler arasında ilişki kurarak, “Nasıl, Diyarbakır size anlatıldığı gibi değilmiş değil mi?” soru-siteminin içerdiği anlamı kavradım.
Tam karşımda oturan ve lahmacunundan koparmış olduğu parçayı ağzına götürmekte olan arkadaşım bıyık altından gülüyordu.
“Burada iki kişi kavga etse, siz orada iç savaş çıktığını sanırsınız,” dedi.
“Görüyorsun işte,” dedi televizyon ekranını işaret ederek, “böyle yansır haberlere çünkü, böyle yansıtırlar, yıllardan beri böyledir bu.”
Biz sakince yemeğimizi yiyorduk, dışarıda sessizce bir karanlık çöküyordu.
Diyarbakır’ın en işlek caddelerinden birinden hiçbir şey olmamış gibi ayranımızı içiyorduk, ancak televizyon ekranındaki heyecanlı sunucu, “bölgede tansiyonun yükseldiğini, kitlesel çatışma ihtimalinden korkulduğunu” söylüyordu.
O anda, artık haberlere inanmamaya, televizyon ekranlarındaki güzel ve yakışıklı sunuculara kanmamaya karar verdim.
Arkadaşım ve onun Diyarbakır’daki arkadaşları yıllardan beri böyle yapıyordu.
* *
Diyarbakır’dan; İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa gibi büyük şehirlerde uzun yıllar yaşamış ve yaşamakta olan biri olarak söylüyorum, kendisine lanetli bir etiket gibi yapıştırılmış ve yakıştırılmış olan “anarşi” imajından dolayı, bu kadar tedirginlik duyuyor “batıdakiler,” şehri hiç görmeden ve bilmeden, mesnetsiz önyargılardan hareketle bu şekilde algılıyorlar.
Diyarbakır’ın, mesela bir İzmir’den hiçbir farkı (eksisi) yok mesela, İzmir’de var olduğunu düşündüğünüz bütün imkânlar mevcut bu şehirde…
İnsanın “izlenmediğini” hissettiği büyük caddeler ve görkemli kafeteryalar…
Sinemalar…
Alışveriş merkezleri…
Kitapçılar…
Grosmarketler…
Güzel evler, lüks arabalar, pahalı daireler…
İzmir’de olmadığı kadar yerel gazete mesela…
Haftalık ve aylık dergiler…
Hem Türkçe hem de Kürtçe (Arapça ve İngilizce’yi de dâhil edebilirsiniz) kitapların satıldığı kitapevleri…
Orhan Pamuk’un, Ahmet Altan’ın romanlarının Kürtçe çevirileri…
Entelektüel ve kültürel anlamda, bana sorarsanız, İzmir’den çok daha tatmin edici ve yaşanılası…
* *
Tarihi var bir de Diyarbakır’ın…
Pek çok şehrin sahip olmadığı köklü bir tarih…
Ve bu tarihin getirdiği tarihi eserler, maddi kültür kalıntıları ve çok kültürlü yaşam…
İzmir’de el feneri ile arayacağınız kozmopolitizm ve çoğulculuk mevcut burada…
Türkiye’nin pek çok üniversitesine taş çıkaracak büyüklük, kalite ve kapasitedeki üniversitesi var şehrin: Dicle Üniversitesi…
Şehrin kimliğini yaratan ve buraya rengini veren tarih var!
Silvan Selahaddîn Eyyûbî Camii, Malabadi Köprüsü, Zembîl Frôş, Eğil’de Asur kalesi, kral mezarları, Mağara Kilise, Nebi mezarları, Diyarbakır Ulu Camii, Meryem Ana Süryani Kilisesi, kilisenin içinde bulunan Milattan önceye ait güneş tapınağı kalıntıları, duvarlardaki İsa tasvirleri (ki bazıları Yavuz Sultan Selim’e benziyorlar)…
İsa’nın tasvirlerini sorduğum piskopos Hanna Aykurt, Diyarbakır Ulu Camii’nin Müslümanların “işgalinden” önce kendilerine ait olduğunu söyleyen ve dışarıdan bakıldığından aşırı dindar bir Müslüman olduğuna yemin etmekte herhangi bir beis görmeyeceğiniz kederli bir Süryani, Kilise’yi bize gezdiren Ermeni Sarkis Dayı ve Hanna Aykurt’un babası (kendisi de aynı zamanda din adamı) Yuşa Dede…
Hepsi Diyarbakır’dalar…
* *
12-13 Nisan 2010 tarihleri arasında Diyarbakır’da yapılan “Uluslar arası II. Nebiler, Sahabiler, Azizler ve Krallar Kenti Diyarbakır Sempozyumu”nun saygıdeğer organizatörleri tarafından götürüldüğümüz (sevgili Kenan Haspolat’a teşekkürler) Eğil gezisinden de kısaca söz etmek lazım.
Eğilli lise öğrencisi genç kız ve erkeklerin bize rehberlik ettiği (Hüsniye ve Mizgîn’e teşekkürler) ilçe gezisi, Asur kral mezarları ve nebi kabirleri, Eğillilerin bize ikram ettiği harika öğle yemeği ve Eğil’deki barajda yaptığımız feribot gezisi…
Feribot gezisine katılan ve ilçede bize eşlik eden sevgili Eğil kaymakamı ve (ismini ve rütbesini bilmediğim için yazamıyorum, kusura bakmasın) resmi kıyafetli, rütbeli bir asker… (Hepsine teşekkürler)
Hem kaymakamın hem de diğer devlet görevlilerinin başta gençler olmak üzere bölgede yaşayanlarla olan samimi ilişkisi…
Talihsiz bir güneş çarpması ile sonuçlansa da harika bir gezi ve muhteşem manzaralar…
* *
Doktora tezi olarak tarihini çalışmakta olduğum Silvan’a (Meyyâfârikîn) yapmış olduğum gezi var bir de…
İhmal edildiği her halinden belli olmakta ilçenin…
Denildiğine göre, Hizbullah olayları sırasında oldukça hırpalanmış…
Yorgun, üzgün ve bitkin bir insan benziyor Meyyâfârikîn…
Gözlerinden kanlı gözyaşları akan çökmüş bir insana…
Tıpkı Selahaddîn Eyyûbî Camii önünden dini kitaplar satan ve Kürtçe, Türkçe, Arapça, Farsça ve Süryanice bildiğini söyledikten sonra, “senden neden Kürtçe bilmiyorsun kurban, bilseydin daha iyi anlaşmaz mıydık?” diye manalı manalı soran yaşlı amca gibi…
* *
Sonuç olarak;
Diyarbakır harika bir şehir, harika bir hafta geçirdim orada…
Şehirde, eczacı arkadaşım İlyas Güzel’in Dörtyol’daki eczanesi Familya’da ve huzurlu evinde geçirdiğim neşeli zamanlar için başta ona ve eşine olmak üzere, herkese teşekkürler…
