













Yine her zaman ki gibi sıradan başlamıştı gün…
Bir yangın sonrası ayrılmak zorunda kaldığım evimden sonra taşınmak zorunda kaldığım şimdiki istemeye, istemeye yaşadığım evimden bir an evvel sokağa atmak istiyordum kendimi.
Zaten hep aynını yapardım ya yataktan kalkmak için olabildiğince oyalanır, ya da hemen önce balıklarımın, sonra kedilerimin yemeklerini verir hemen sokağa atardım kendimi.
Yine kalkar kalkmaz önce balıklarımın sonra kedilerimin yemeklerini verdim oldukça sert bir kahve içtim ve sokağa attım kendimi. Beyoğlu’nun hiç gezmediğim arka sokaklarını gezmek üzere çıktım yola.
Yeni yerler görmek her zaman keyiflendirmiştir beni, tarifi zor bir keyif kaplar içimi yeni yerler, yeni insanlar tanıdığım vakit.
Avrupa Yakasında birkaç saat vakit geçirdikten sonra, bizim kıtaya döndüm doğru Nazım Hikmet’in bahçesine uygun bir ağaç gölgesinin altında aldım soluğu.
Yine zıkkım gibi sert bir granül kahve dalıp düşünmeye başladım çevremde sevdiğiyle mutlu insanları görünce bir yerden sonra kahveye, tahammülsüzlüğe dönüşen mutluluklar düştü usuma ve sanki söz birliği etmiş gibi bütün eski aşklarım gizli numaralardan arayıp hatırımı sordu o gün, ölecek miyim ne?
Yalansız, maskesiz tanıyıp sevip sonradan değiştirmeye çalışıp değiştiremediklerinde gitmeyi tercih eden sizler değil miydiniz?
Ya sen ey sevgili sende öncekiler gibi çekip gitmeyecek misin değiştiremediğini anladığında.
Elbette gideceksin, hatta aslında çoktan gitti yüreğin de fiziki anlamda yanımdasın sadece aklın sıra beni hırpalamak istemiyorsun.
Oysa bilmiyorsun sevgili sen beni değiştirmeye, tasma takmaya, kafese kapamaya çalıştıkça ben de senden gidiyorum.
Değiştirmeden, gölgelemeden, hırpalamadan,tüketmeden sevmeyi denesen göreceksin seni nasıl sevdiğimi, yalnız senin olduğumu oysa zorluyorsun sevgili beni…
Yeni kentler, yeni insanlar, yeni coğrafyalarda kaybolmaya…
GK
