













Geçtiğimiz günlerde Zülfü Livaneli’nin gündeme taşıdığı (yeniden demek lazım, çünkü liberal düşünceye gönül vermiş birçok düşünce insanı bunu daha önce dile getiriyordu) Türkiye’de sağ ve sol düşünüşün birbirlerine dönüşmesi meselesi, gerçek anlamda üzerinde düşünülmesi gereken bir olgu. Mesele şu: Türkiye’de paradoksal bir biçimde sol düşüncenin değer yargıları sağcılar tarafından, sağ düşüncenin değer yargıları da solcular tarafından benimsenmeye başladı. Mesela, düşünce özgürlüğü, demokrasi, insan hakları vb sol düşünüşün kadim değerleri sağcıların benimsediği ve oldurmaya çalıştığı bir şey haline gelmişken; devletçi düşünme biçimi, darbe hevesliliği, militarist eğilimler, ötekini dışlayıcı milliyetçilik vb sağa konumlandırılan durumlar da solcuların gönüllerini mesken tutmuş durumda.
Örneğin, yıllardır kendisini solcu diye tanımlayan bazı yazarlar, akademisyenler veya köşe yazarlarının darbe çığırtkanlıkları, Kemalizm şemsiyesi altında totaliter özlemlere sarılmaları ve Türkiye’nin kurucu lideri Atatürk’ü bile istismar edebilecek kadar ideolojik bağlanımlar sergilemeleri, sol kesimin düşünme zemindeki paradigmal kaymanın bariz bir göstergesi olarak görülebilir. Öte yandan, yıllardır devlet tarafından baskı altında tutulan, fişlenen, gözlenen ve kendisine kuşkuyla bakılan, tırnak içinde gerici muhafazakârların, büyük olasılıkla özgürlüğün kısıtlanmışlığını yaşamış olmanın verdiği ders almışlıkla liberal bir düşünce yöntemi benimsemekte bir sakınca görmeyerek bireyin özgürlüğü, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü noktasında kat ettikleri yol da, solcu düşünce yönteminin idealize ettiği “insanın değeri”’ne ilişkin muhafazakâr evrimin göstergesidir.
Hükümetin “demokratik açılım projesi”’nin bütün gazete köşelerini, artık sigara içemeyen öfkeli tiryakilerin müdavimi olmaktan vazgeçtikleri dumansız hava sahalı kahvehaneleri, yolları, caddeleri, şehirleri ve köyleri işgal ettiği bu “beklentili dolu” günlerimizde, söz konusu açılımı yalnızca bir “Kürt açılımı” olarak görmek ve göstermek isteyenlerin henüz sarsılmamış olan ideolojik söylem ve eylemlerini bir kenara bırakarak kanaat sahiplerinin kanaatlerine daha geniş bir projeksiyonla odaklanırsak, yukarıdaki satırlarda ne demek istediğimiz daha açık bir biçimde anlaşılabilir.
Birkaç gün önce okuduğum bir haberde geçen mesele, değişen Türkiye’nin değişmekte olan insanının çarpıcı bir örneği gibi göründü bana. Haberde, Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un “Barış ve Kardeşlik İçin Gönüllü Birliktelik” isimli projesinden söz ediliyordu. Diyarbakır’da konuşan Kurtulmuş, proje çerçevesinde, Başbakan’ın şehit annelerinden ve faili meçhullerden ötürü devlet adına özür dilemesi gerektiğini, ana dilin bir hak olduğunu ve her türlü tartışmanın dışına çıkarılması gerektiğini söylüyordu. İlköğretim seviyesindeki okullarda her sabah okunan andın içindekiler de dâhil olmak üzere etnik ayrımcılığı çağrıştıran ifadelerin elimine edilmesi gerektiğini ifade ediyor, Selahaddîn Eyyûbî ile Kılıçarslan’ın torunlarının arasında sokulmaya çalışılan fitnenin ortadan kaldırılmasının gerekli olduğunun altını çiziyordu.
Necmettin Erbakan’ın nispeten radikal eğilimlere sahip “Milli Görüş”’ü artık yok gibi görünüyor. Zaten bir röportajında Hoca’ya olan saygısının asla eksilmediğini, ancak vesayet altında siyaset yapacak biri olmadığını belirten Kurtulmuş, Milli Görüş gömleğini çıkarmadıklarını, ille de bir isim verilmek isteniyorsa Milli Görüş’ün 2010 versiyonu denilebilecek bir düşünce biçimine sahip olduklarını ifade ederek kendilerini yenilediklerini ekliyordu.
Milli Görüş, isminden de anlaşılacağı üzere, “milli bilinç” sahibi bir nesil yetiştirmeyi hedefleyen muhafazakâr bir hareketti. Siyasal anlamda içe kapanmayı ve ağır sanayiyi geliştirmeyi idealize ediyordu. 28 Şubat sürecinde devletten en şiddetli tokadı o yemiş olsa da, her zaman devlete olan bağlılığını sürdürdü. Devlet ona aitti. Şimdilik idareyi ele geçirmiş olan dış mihraklar bir gün elbet İzmir’den yeniden denize dökülecek, ecdada layık güçlü bir devlete muhakkak ulaşılacaktı. Ancak Kurtulmuş’un “2010 model Milli Görüş”ü bu Milli Görüş’e pek benzemiyor. Siyasal anlamda içe kapanmanın artık sözü bile edilmiyor ve ağır sanayinin bütün dertleri çözecek ölümsüz bir iksir olmadığı biliniyor. Öte yandan liberal ve özgürlükçü düşüncelere eskiden olmadığı kadar önem veriliyor ve ötekinin hakkına duyulan saygının altı sürekli çizili tutuluyor.
Görüldüğü gibi, Türkiye hızla, ardına bakmadan değişiyor. On yıl önce her şeye kuşkuyla yaklaşan “komplocu akıl sâlikleri” ya da onların yetiştirdiği yeni nesil, artık eskisinden daha geniş bir vizyona sahip. Özgürlüklere vurgu yapanların toplumsal tabanı hızla genişliyor ve özgürlükçü düşünme biçimi daha önce hiç olmadığı kadar hızlı bir biçimde yayılıyor.
Fakat yazımızın başında altını çizdiğimiz gibi, bu özgürlükçü düşünme biçimi, bu biçimi daha candan benimsemesi gereken (en azından teorik olarak böyle olması gereken) “solcu” kanaat sahipleri tarafından değil de kendimizi bildik bileli “gerici” diye yaftalananlar tarafından geliştiriliyor. Görünen o ki, tarafların zeminleri yer değiştirmiş durumda ve kimse bu durumdan şikayet falan da etmiyor. Biz de etmeyelim, ama şaşkınlığımızı da gizlemeyelim.
