













Küçükken, dünyayı çok büyük, sınırlarının olmadığı, uçsuz bucaksız bir şey olduğunu düşünürdüm.
Gün geldi, zaman geçti öğrendim ki bir tencereden ibaret imiş dünya ucu da varmış bucağı da.
Aslında bilmediğimden değil, gezmediğimden görmediğimdendi. Ne zaman gezdim gördüm, sınırlarını gözlemledim. Dedim ki aslında bu bizim Fırat nehrine benziyor, nereden doğup nereye döküldüğünü bildiğim zaman devasalığını ve sınırsızlığını küçümsemiştim Fırat’ın.
Gün geldi demokrasilerle tanıştı ülkem. Başlı başına bir devrim idi bu . Halkın kendi kendisini yönetmesi. Çok sevinmiş hatta çok büyük kutlamalar yapılmıştı. Bu sevinç çığlıklarının arasında unuttuğumuz bir ayrıntı vardı ve bu ülkede zaman zaman biz ülke insanının menfaatleri için demokrasiye balans ayarları veren güzel yurdumun hayırlı evlatları vardı ! Hani haksız sayılmazlardı . Bir çemberi tam yuvarlak yaparsan çok hız alır ve bu hızla durdurulamaz bir hal alabilirdi. Ara sıra önüne taş koyulmalı ki deforme olsun ve bu deformeler yüzünden hızını kaybetsin.
Yoksa zapdetmek çok zor önünü almış bir çemberi.
Ama her şeye ve herkese inat sen sür çemberini, en uçsuz , en düzlük ve en sarp kayalıklara…
Düşsen de, kaksan da, kırılsan da , üzülsen de, vazgeçme.
Sür ki en aydınlık yarınlar seninle doğsun.
Sür ki çocuklar senin ardın sıra koşsun.
Sür ki büyükler yetişemesin hızına .
Sür ki hayat bulsun senle değdiğin toprak zerresi.
Sen öyle bir sür ki çemberin senin ardın sıra kalsın.
