22 Aralık Salı
günü kendi
kendime İstanbul’u gezmek istedim öylesine.
İstanbul'u yudumlamak istedim hatırsız acı kahve eşliğinde...
Ayaklarım nereye
götürürse; Piyer
Loti, Sultan Ahmet, Ahır Kapı, Beyoğlu hiç fark etmeyecekti...
Doğru
Karaköy
Vapuru’na atladım, Büyükşehir Belediyesi’nin, halkın oyları ile
belirleyerek
aldığı o modern vapur ile geçtim Karaköy’e. Doğrusu son derece kaliteli
bir
seyahat oldu, zira bu kadarı bu şehre fazla bile denebilir. Hani
şehirlerarası
yol alması gerekse sıkıntı yaşamadan yapabilecek donanıma sahip
görünüyor.
Karaköy’den Beyoğlu’na nasıl çıkacağımı düşünürken
ayaklarım
nostaljik tünele çekiverdi beni. Daha girer girmez 3 çocuk takıldı
gözüme;
etrafa zararsız görünen ama gizem taşıyan bu çocuklar, bir hayli sakin
geçirdikleri tünel yolculuğunun aksine, İstiklal Caddesi'ne adım atar
atmaz
değişiverdiler.
Üzerlerine takındıkları şirin çocuk maskesi ile
tramvayın
Makinist Abi'sinden izin alarak ücretsiz biniverdiler tramvaya; işte
filmin
başladığı nokta da tam burası.
Kimse olmadığı için en arka kısma
geçiyorum,
çocuklar da beni takip edip geliyor. Sağ kapının sürgüsünü kapayıp,
modern ama
basit yapıların arasında kalıvermiş, eski ama ihtişamlı binaları seyre
dalıyorum.
Bu şirin ama haylaz çocuklar başlıyorlar kapılardan
sarkmaya,
tramvaydan inip arkadan koşarak tekrar binmeye. Uyarıyorum “Çocuklar,
eğlenmeniz
güzel ama dikkat edin gülerken ağlamayın, hareket ederken inip
binmeyin.”.
Aldığım cevap “ Bir şey olmaz Ağabey, gel sende yap!” …
"Bana ne!"
demek
istesem de diyemedim, göz ucuyla uzaktan kollamaya çalıştım ani bir
durumda
müdahale edebilmek adına. Nitekim onlara bir şey olmadı ama kapılardan
sarkarken
açtığı pergel gibi bacaklarıyla ufak yaramaz, bir ayaküstü yemek (fast
food)
servis motorunun devrilmesine sebep oldu. Eğer o motor daha hızlı
geliyor
olsaydı…
Sonra Orhan Veli Şiirevi’ne uğramak ve cumbasında bir bardak
çay
içmek istedim, fakat kapalıydı.
O modern kahve zinciri dükkânlarından
birine
düştü yolum. Herkes ne güzel evindeymiş gibi rahat; kimi eşofmanı ile
bacaklarını uzatmış dersini çalışıyor, kimi ailece çoluk çocuk kahvesini
yudumluyor. Ben de bir köşede ellerinde mevcut olan en acı kahveyi
içiyorum amma
öyle hatırlı olanlarından değil; bu el ile değirmende çekilmiyor, sevgi
ile
hazırlanmıyor, tadı ne kadar güzel olursa olsun içinde hep bir şeyi
noksan olan
makine kahvelerinden...
Kahvemi yudumlarken sol yanımda oturan iki
lise
öğrencisi genç kızın sohbetine kulak misafiri oluyorum.:
- Ben eve gidince
üstümü
değişip yemeğimi yiyip "Ders çalışacağım" diyerek odama geçeceğim, msn’e
gireceğim. Sen ne yapacaksın?
- Ben de yemek falan yiyip biraz ders
çalışır,
uyurum herhalde...
- Amaan msn e
girsene okey
atarız.
- İyi tamam
girerim,
ama ağabeyimden izin almam lazım.
- Beni ağabeyinle
tanıştırsanaaa! Ama şey yani öyle değil, çok merak
ediyorum...
- E herhalde
kızım öyle
olmayacak, o benim ağabeyim, hem 30 yaşında!
Hey gidi Fatih!
Fethettiğin
İstanbul’a bak….
Hey gidi Koca Mustafa Kemal! Emanet ettiğin gençlik,
"Medeniyet" denilen tek dişi kalmış canavara yenik düştü.
Bizim
dönemimizde
öğretmenlerimiz pek titrerdi üzerimize. Genelde görev yaptıkları okula
yakın
mahallelerde oturduklarından, eğer okuldan çıkıp da daha eve uğramadan
sokakta
top koşturmaya başladıysak ailelerimizden önce onlar çekerdi
kulaklarımızdan,
yaşımız kaç olursa olsun ...
Kızardık!
Gücenirdik!
Ama şimdi?
Ortaokulda sigara içiyor, lise çağında kasatura taşıyor öğrenciler ve
öğretmenleri ile neredeyse enseye tokat, feleğin çemberine tokat...
Teşekkür
ediyorum öğretmenim.