













Bugüne kadar 12 Eylül darbesi üzerine birçok roman yazıldı. Bu romanlar, genellikle dönemin mağdurlarına duyulan acımayla karışık hayranlıktan beslenen romantik metinler olma özelliğini taşırlar. Celladın zalim, kurbanın mazlum olduğu bu tür çalışmaların ortak özelliği, otoriteye yönelik öfkenin dışavurumu olmalarıdır. Düşünsel bir altyapı üzerine inşa edilmişlerdir ve belli ölçüde –kaçınılmaz olarak- ideolojik, büyük ölçüde politiktirler. Öyle ki, bu politiklik 12 Eylül’ün, öncesinin ya da sonrasının insanını anlatan metinlerinde bile son derece barizdir. Bir kıyafet gibi insanların üzerinde, kimliklerindedir. İnsanlar bununla bütünleşmiş gibidirler ve çekilen acıların tek nedeni, darbe olması ya da devrimin olmamasıdır. O yıllara baktığımızda sürekli davaları için acı çeken insanları görürüz.
İnsan politik bir hayvan değildir. Politika, hayatın –çok önemli bile olsa- belli bir kesimini oluşturmaktan öteye geçmez. Onunla eşdeğer olan ya da ondan çok daha önemli olan şeyler de vardır. Mesela âşık olduğu birisi için şu ya da bu örgüte katılarak terör eylemlerine bulaşan, aşkı için hayatını karartan sayısız insan vardır. Bu insanların dava için can alıp can verdiklerini söylemek, onların aşklarını hiçe saymak olmanın ötesinde, konuyu saptırmaktan başka bir şey değildir. Olayın özünü ıskalamak, düşünce ve eylemin insan ürünü olduğunu unutarak insanı ideolojinin kölesi olarak yansıtmaktır.
Fazla uzatmadan 12 Eylül konusuna dönelim. Ülkemizdeki 12 Eylül külliyatı aşırı politik öğeler içeren insan hikâyelerini konu edinerek insanı ikinci plana itmeye eğilimlidir. Tutkuya değil, tutku duyulana odaklanan bu metinler, tam da bu nedenden dolayı, insani olma iddiasında olmalarına rağmen insani değildirler.
2007 yılının Aralık ayında Metis Yayınları tarafından Özge Duygu Gürkan’ın çevirisiyle Türk kamuoyuna sunulan Maureen Freely’nin Aydınlanma başlıklı romanı, yukarıda sözünü ettiğim eksikliği aşmayı deneyen ve büyük ölçüde de bunu başaran performansı ile ilgi çekici olmayı başarıyor. Özünde karmaşık ve ilgi çekici bir kurgu ile yaratılmış olan eser, politik bir çalışma olarak adlandırılmayı hak etse bile, ideolojiye pek fazla prim vermeyerek ve siyasetin ötesine geçerek kahramanların insani yönlerini başarı ile ortaya koyuyor.
Kaybolan Hayatlar
Hikâye, 1960’lı yıllarda Robert Kolej’de fizik dersleri veren bir babanın gazeteci olan kızı M.’nin yıllar sonra yeniden İstanbul’a gelmesi ile başlar. [Burada, yazar Maureen Freely’nin babasının da 60’lı yıllarda Robert Kolej’de öğretmenlik yaptığını belirtelim.] CIA ajanı William Wakefield’in kızı Jeannie’nin, terörist olduğu gerekçesiyle ABD’de tutuklanan kocası ünlü yönetmen Sinan Sinanoğlu’nun serbest bırakılması ve küçük oğulları Emre’nin, verildiği koruyucu aileden alınarak kendilerine iade edilmesi için ses getirici haberler yapıp yapamayacağını sorması üzerine M., ilk başta korku ve kuşkuya kapılsa da, biraz sahip olduğu gazeteci merakının, ama daha çok eski erkek arkadaşı olan Sinan ile ilgili bir şeyler öğrenecek olmanın etkisiyle Jeannie’ye yardım etmeyi kabul eder.
Jeannie’nin günlüklerinden ve kendisine gönderdiği elli üç sayfalık mektuptan başlayarak yaptığı araştırmalarda, durumun son derece karışık olduğunu görür. Mesele, Sinan’ın Türkiye’nin güneydoğusunda film çekerken kanlı teröristlere yakınlık göstermiş olması ya da politik yapımlara imza atması değildir. Kendi yerini almış olan Jeannie’nin kaybettikleri yeniden elde edebilmesi için çözmeye giriştiği bilmecenin 70’li yıllara dayanan tarihsel bir geçmişi ve ürkütücü sandık cinayetine dayanan kökleri vardır.
Neler yoktur ki bu geçmişte: Robert Kolej’de öğretim gören zengin burjuva çocuklarının emperyalistlere karşı mücadele etmek için kurdukları devrimci bir öğrenci grubu; bu devrimci gençlerin taparcasına sevdikleri, sürekli bira ve ot içip anlaşılması zor kitaplar okuyarak sadık müritlerine kanaat önderliği yapmaktan başka bir şey yapmayan, ancak yıllar sonra bir ajan-provokatör olduğu ortaya çıkan genç öğretmen; kızı Jeannie’nin bütün arkadaşlarının bütün yaptıklarını adım adım takip ettirerek dosyalayan ilginç CIA ajanı babası; patlayan bombalar, aşklar, karakollar, nezarethaneler, işkenceler ve daha birçok şey…
Eserinde bulunan kusursuz İstanbul tasvirlerinden şehri oldukça iyi tanıdığını anladığımız Freely, Jeannie’nin uzun yıllar boyunca tutmayı ihmal etmediği günlük vasıtasıyla 12 Eylül’den günümüze kadar olan dönemin çok yönlü bir panoramasını sunarak etkileyici bir performans sunuyor. Somut politik olgulardan ziyade insan doğasına odaklanarak, 70’li yıllardan itibaren Türkiye’de yaşanılan değişimi, dönemin devrimci gençlerinin sancılı ve travmatik hayatı üzerinden işliyor. Yıllar sonra sosyolog, cerrah ya da yönetmen vb olan bu gençlerin geçmişlerini düşünerek hüzünle karışık bir şaşkınlıkla karşıladıkları şimdiki hayatlarını, iç hesaplaşmalarını, kendilerini kullanarak daha başka hedefler peşinde koşan sahte tanrılarının kalplerindeki yok oluşu karşısındaki tepkilerini incelerken, ideolojik körlüğün insandan neler götürebileceğinin örneklerini sergiliyor.
Türklerin Öğrendiği
Babasının Robert Kolej’deki görevi sırasında uzun zaman İstanbul’da yaşama şansı bulduğu için Türkiye’yi ve Türkleri iyi tanıyan Maureen Freely, eserinin 17 Ağustos depremini anlattığı bölümünde, önemsenmesi gerektiğine inandığım bir tespitte bulunuyor. Uzun uzun depremin Gölcük ve Yalova’daki etkilerinden, yerle bir olan binalardan, arama-kurtarma çalışmalarından, yerel, ulusal ve uluslar arası yardım kuruluşlarının takdire değer çalışmalarından, halkın yaşadığı yoksunluk ve hayal kırıklığından söz ettikten sonra, bu büyük deprem felaketini, Türklerin, artık kendilerini kurtarmaya gelecek birilerini beklemekten vazgeçerek kendilerini ancak kendilerinin kurtarabileceğine inanmaya başlamalarının başlangıç noktası olarak nitelendiriyor ve yine ilgi çekici bir anlatımla, AK Parti iktidarının kökenlerini Türk insanının bu büyük değişimi ile ilişkilendiriyor.
Aydınlanma
Freely’nin ufuk açısı eseri, isminin aksine oldukça muğlak bir şekilde sona eriyor. Okuyucuyu merak içinde bırakarak boşlukları bizzat kendisinin doldurması konusunda onu cesaretlendiriyor. Mutlu ya da mutsuz sonla biten hikâyelerin aksine, mutlu ya da mutsuz sonla bitmesi muhtemel olabilecek bir son sayfa bırakıyor avuçlarımıza. Ancak şu bir gerçek: kandırılmış ya da kandırılmamış kahramanların adım adım aydınlığa eriştiğini görüyor okuyucu. Her ne kadar aydınlanma ile paralel olarak acı ve hüzün de belirgin bir artış gösterse de, yine de bütün kahramanların seçme hakkı ile onurlandırıldıklarını ve yıllar sonra kendi varoluşlarını, kendilerinin seçmeyi başardığını anlıyor. Ve bu seçimin, politik algı ve ideolojik bakıştan ziyade insanca, pek insanca özellikler sayesinde oluştuğunu…
