













"...Birçok ülkede, ekonomik büyümenin nüfusun sadece küçük bir bölümünün yaradığı, çoğunluk için ise giderek daha da ümitsizleşen şartlara sebep olduğunu artık biliyoruz. Bu etki, sistemi yönlendiren büyük sanayicilerin özel bir statüye sahip olmaları inancı tarafından da körükleniyor.
Üçüncü Dünya'nın borcu 2.5 trilyon dolara yükselirken, bu borcun faizi 2004 itibarıyla senede 375 milyar dolar. Bu ülkelerin ödedikleri faiz, tüm 3. Dünya'nın ve gelişmekte olan ülkelerin aldıkları yardımdan iki kat daha fazla.
Bir Üçüncü Dünya ülkesinde özel mülkiyetin ve parasal kaynakların yüzde 70 ile yüzde 90'ı, söz konusu ülkenin nüfusunun yüzde 1'inin elinde.
Ekvador'daki yağmur ormanlarından çıkarılan her 100 dolarlık ham petrole karşılık petrol şirketleri 75 dolar kâr ederler. Kalan 25 doların dörtte üçü dış borç ödemelerine, kalanın ise ancak 2.5 doları halkın sağlık, eğitim gibi giderlerine ayrılır.”
Sıradaki maddeye özel dikkat gerekiyor bence.
“Ekonomik tetikçiler, yerküre üzerinde ülkeleri trilyonlarca dolar borçlandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Hiçbir zaman ödeyemeyecekleri borçların altına girmelerine yardımcı olmak, aslında ülkelere iyilik yaptıklarını bilimsel olarak ispat ettikleri araçlardır."
Bunların hepsi tanıdık geldi değil mi? Sanki ülkemizden bahsediyor. Perkins'in şimdiki sözlerini aklınıza emperyalizmin pençesinde kıvranan, vahşi kapitalizmi en büyük vahşetiyle yaşayan bir ülkeyi getirin. İster Irak gelsin aklınıza, ister Afganistan veya isterseniz Türkiye. Bakın daha neler söylüyor:
" Belki de en sık
kullanılanı, öncelikle şirketlerimize uygun kaynakları olan ülkeleri bulur ve
gözümüzü üstlerine dikeriz, petrol gibi. Ardından dünya bankası veya onun
kardeşi başka bir organizasyondan o ülkeye büyük bir kredi ayarlarız, fakat
para asla gerçekte o ülkeye gitmez. Ülke yerine o ülkede projeler yapan kendi
şirketlerimize gider. Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar.
Bizim şirketlere ilaveten, birkaç zengin insanın kar sağlayacağı şeyler. Bunlar
toplumun çoğunluğuna yaramaz. Yine de o insanlar, yani bütün ülke bu borcun
altına sokulur. Bu borç ödeyemeyecekleri kadar büyüktür ve bu da planın bir
parçasıdır. Geri ödeyemezler.
Ardından, biz ekonomik tetikçiler gidip onlara şöyle deriz : "Dinleyin,
bize bir sürü borcunuz var. Borcu ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü petrol
şirketlerimiz için oldukça ucuza satın. Ülkenizde askeri üs kurmamıza izin
verin, veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin
–Irak gibi-, veya bir dahaki BM seçiminde bizimle oy verin."
Elektrik şirketlerini özelleştiririz. Sularını ve kanalizasyon sistemlerini
özelleştiririz ve ABD şirketlerine veya diğer çok uluslu şirketlere satarız.
Bu, mantar gibi biten bir şey ve çok tipik, IMF ve Dünya Bankası bu şekilde
çalışır. Ülkeyi borca sokarlar ve bu öyle büyük bir borçtur ki ödenemez.
Ardından yeniden borç teklif edersiniz ve daha fazla faiz öderler. Koşullara
bağlı veya iyi yönetim talep edersiniz. Aslında bu onların kaynaklarını
satmalarını sağlar. Buna sosyal hizmetleri, teknik şirketleri, bazen eğitim
sistemleri de dahildir. Adli sistemlerini, sigorta sistemlerini yabancı
şirketlere satarız.”
Bunların hepsi bizim ülkemizde yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Biz hala suni gündemlerle ilgilenirken, IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız derken, biz hala IMF ve Dünya Bankasının her fırsatta kapılarını çalıp onlara göre memur maaşlarımızı belirlerken aslında atı alanın üsküdarı geçtiğini unutmuşuz. Belkide IMF, kendi memurlarına bu ülkeyi yönettiriyor?
*April Yayıncılık 2007
