













Dün bu köşede Yeni Muhafazakârlık hareketinden söz etmiş, bu faşist ideolojinin ABD’nin dış politikası üzerindeki etkisinin altını çizmiştim. Bugün, söz konusu ideolojinin akademik altyapısının yaratılmasında yıllardır en önemli rolü olan kişiden, Bernard Lewis’ten ve onun Türkiye ile ilgili düşüncelerinden söz edeceğim.
***
Yahudi asıllı ünlü Amerikalı Ortadoğu uzmanı Bernard Lewis, yazılanlar-çizilenler doğruysa, Ortadoğu’daki kan ve gözyaşının en önemli sorumluları arasında bulunuyor. İsrail yanlısı tutumu ve Amerikan’ın Irak’ı işgalini olumlayan görüşleri ile bilinen Lewis’in, ABD’nin Ortadoğu ve Kafkasya politikalarını yönlendirmek için İngiliz istihbaratı tarafından Amerika’ya gönderildiği yönündeki iddialardan tutun da, Zbigniew Brzesinski ile birlikte Ortadoğu’daki birçok provokasyon eyleminin planlayıcısı olduğuna, hatta İran İslam Devrimi’ni kurgulayan beyin kadrosunda yer aldığına dair bir çok akıl almaz iddia var. Tüm bunlar ne derece doğrudur bilinmez, ama bilinen şeyler de var: Bernard Lewis’in, ABD’nin neo-conlarının liderlerinden biri olan Dick Cheney ile çok yakın olması mesela.
Uzun yıllar Ortadoğu ve İslam tarihi alanında bir numara olarak kabul edilen Ortadoğu araştırmalarının duâyeni’nin siyasî duruşu bir tarafa, akademik kimliğine yönelik ciddi saldırılar da var. Mesela, 28 Haziran 2003’te Amerika’nın en iyi politik yayını sloganı ile yayınlanan Counterpunch dergisinde yayınlanan M. Shahid Alam imzalı Bernard Lewis: Bilim mi Yanıltmaca mı, [Bernard Lewis: Scholarship or Sophistry?] başlıklı makalede, onun son elli yıldan beri radikal Siyonist oryantalizmin bayraktarlığını yaptığı ve sayısız müridi ile birlikte İsrail’in Ortadoğu’daki varlığını meşrulaştıracak olan her türlü fikir sapmasını yönlendirdiği iddia ediliyor.
Bu bağlamda Oryantalizm adlı anıtsal yapıtında Edward Said tarafından dile getirilen Bernard Lewis ile ilgili çözümlemeleri de hatırlamakta yarar var: Said eserinde, bir cümle ile ifade edersek, Lewis’in, doğuyu ve batıyı dikotomik bir algı ile kavrayan ve batıyı idealize ederek orienti küçümseyen klasik oryantalizmin enerjik bir temsilcisi ve Arap-İslam dünyasının kötülüğünü kanıtlama peşinde olan bir kimse olduğunu söyler.
Samuel Huntington tarafından, eğer iddiaların gerçeklik payı varsa, ABD yönetiminin talimatıyla ortaya atıldığı söylenen Medeniyetler Çatışması tezini kavram olarak ilk ortaya atan kişi olduğu bilinen Lewis, özellikle Bush hükümetine olan yakınlığından dolayı son yıllarda ciddi anlamda sorgulanmış bir karakter. Kimi ABD’nin Ortadoğu politikasını yönlendirdiğini söylüyor, kimisi de İngiliz istihbaratının kıdemli bir ajanı olduğunu… Tüm bunları bir tarafa bırakıp Lewis’in ülkemizi nasıl gördüğünü anlamaya çalışalım.
Bernard Lewis ve Türkiye
Bernard Lewis ülkemizde oldukça iyi tanın(may)an, bundan öte oldukça sempatik bulunan birisi. Bu algının gelişmesinin en önemli nedeni Lewis’in Ermeni iddiaları karşısındaki tutumu. Neticede Modern Türkiye’nin Doğuşu’nu kaleme alan, Türkiye’ye her gelişinde Türklerden ve Atatürk’ten övgüyle söz eden, Ermeni soykırımı iddialarının asılsız olduğunu söylediği için Fransa’da hakkında dava açılan ve simgesel de olsa mahkûm olan birisinin tarafımızdan sevilmesi anormal bir durum da sayılmaz.
Ancak Lewis’in Türkiye ilgili düşünceleri Ermeni meselesi konusunda fikir beyan etmekle sınırlı değil.
Onun ülkemizle ilgili başka fikirleri de var. Bunlar içinde, Türkiye’nin Ortadoğu’daki iki demokrasiden biri olduğu [diğeri İsrail], kurmuş olduğu laik ve demokratik sistem ile Ortadoğu’daki diğer Müslüman devletlerin rol modeli haline geldiği, bir süre sonra İran’ın ve Irak’ın Türkiye’yi örnek alarak Türkiyeleşeceği, AB’nin Türkiye’yi hiçbir zaman kabul etmeyeceği gibi düşünceler de var. Bu düşünceler içinden bizim için rahatsızlık verici olanına, yıllardır bir parçası olmaya çalıştığımız AB ile ilişkilerimiz bağlamında serdedilene bakmak, bunun üzerinde düşünmek istiyorum.
AB Türkiye’yi almayacak, çünkü….
ABD’li neo-conların önemli kuruluşlarından biri olan American Enterprise Institute adlı düşünce kuruluşunda 2003 yılında düzenlenen Yol Ayrımında Türkiye isimli bir toplantıda konuşan Lewis, Türkiye’nin AB’ye kabul edilmesi için tek bir ihtimal gördüğünü, bunun da, AB’nin bir gün Müslüman bir devlet olması olduğunu söyledikten sonra şöyle eklemişti: Türkiye daha önce İslam ile Avrupa seçenekleri arasında bir seçim yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış ve [İslam’ı değil] Avrupa’yı seçmişti. Şimdi de aynı şekilde bir seçim yapmak zorunda: ABD ile AB arasında. Türkiye, Atlantik’in hangi kıyısını seçeceğine karar verecek. Görüldüğü gibi Bernard Lewis, Türkiye’nin AB’ye dâhil olamayacağını net ifadelerle öngördükten sonra yol gösterici rolüne soyunuyor. Sizi bilmem ama ben bu açıklamaları okurken büyük bir Ortadoğu uzmanını değil de, ABD dışişlerinde çalışan bir şahinin söylediklerini okuduğum izlenimine kapıldım ve aklıma ister-istemez Noam Chomsky’nin Lewis’i basit bir propagandacı olmakla itham etmesi geldi.
Lewis’in Dilemmâsı
Türkiye’nin AB’ye dâhil olup olamayacağı ya da üyeliğin, eğer gerçekleştiği takdirde, hangi şartlara bağlı olacağı ya da olmayacağı değil mesele. Sorun, Lewis’in Türkiye-AB ilişkileri bağlamında savunduğu tezin, bizzat kendisinin de akademik cila ile parlatmakla ömür tükettiği doğu-batı kapışması [medeniyetler çatışması] çerçevesinde şekillendirilmiş olması. Bu durum da haliyle ortaya kafa karışıklığı çıkarıyor. Çünkü Lewis bir yandan Müslüman
Türkiye’nin AB’ye girebilmesinin Avrupa’nın Müslümanlaşmaması hâlinde mümkün olmadığını söylüyor -ki buradaki vurgunun Türkiye’nin İslâmî kimliğine yapıldığı ortadadır, bir yandan da Türkiye’nin daha önce İslam ve Avrupa tercihleri arasında İslam’ı değil de Avrupa’yı seçtiğini söyleyerek bu sefer de Türkiye’nin İslâmî köklere sahip olan diğer ülkelerden ayrı bir yerde bulunduğunu savlıyor.
Lewis’in tespitlerini, ünlü bir Ortadoğu uzmanının sosyal bilimsel tespitleri olarak görüp saygı duyabilir, hatta kendimiz için bir övgü vesilesi olarak bile algılayabiliriz. Hatta ve hatta iki tespit arasındaki çelişkiyi –Türkiye Avrupa’yı seçerek İslam’a sırt çevirmişse Türkiye’nin AB’ye girmesi için Avrupa’nın neden Müslümanlaşması gerekli olsun- Avrupalıların ezelî çifte standartlılıklarına vererek görmezden bile gelebiliriz. Ancak Lewis’in, Türkiye’nin kökleri ile ilgili kimisine göre iyi kimisine göre kötü tespitinden sonra bu sefer de Türkiye’nin, Atlantik’in ötesindeki dostu fark etmesi gerektiğini söylemesi, ister istemez insanın aklını kurcalayan bir soru işaretine dönüşüyor.
Lewis’in Türkiye ile ilgili beyanlarına baktığımız zaman düpedüz Amerika’nın politik sözcülüğünü yaptığını, ABD’li politika üreticilerine olan organik yakınlığı bir tarafa, bizzat kendisinin bir politika yapıcı gibi konuştuğunu görüyoruz. Bu noktada, onun Amerikalı bir siyasetçi edası ile yaptığı çözümlemeler de Pentagon raporları gibi duruyor.
Yoksa Türkiye’nin İslâmî köklerini bırakıp Avrupa’yı seçmiş olmasının, yine Avrupa’nın Türkiye’yi AB’ye kabul etmesinin tamı tamına Türkiye’nin sırt çevirdiği mirastan ötürü mümkün olmamasının ve bu şekilde hem İslâm dünyasına hem de Avrupa’ya yaranamayan Türklerin haliyle Atlantik’in ötesindeki dostu önemsemek zorunda olduğunun başka bir açıklaması en azından benim aklıma gelmiyor.
