Güdük kuyruklu atı Beyaz Gemideki yaşlı dedenin okşaması da bir tür ağlamaydı aslında… Sevgilinin eksikliğini ona hissettirmeden ağlamak… Sessiz ve dingin bir şekilde… Ve biz bütün dedelerimizde o dedeyi aradık…
Adı hâlâ bulunamayan o küçük çocuğa, o küçük gölcüğü yapan da dedeydi.
Aytamatov’un deyimiyle; “Çocuk, kendisine ait
bir gölcükte yürüyordu,” gözyaşlarıyla oluşturulmuş bir gölcüktü o küçük su
kümeciği.
Anne baba bilinmez bir ufukta,
sadece bir dedeyle yaşanan bir hayata sahipti ufaklık. Öyle bir hayat ki çoğu
zaman sığ aklı bile yetiyordu, yapay gölün derinliklerine ulaşmayı ve balık
olup uçmak bütün dünya görüşü için yeterliydi. Yüzmek değildi amaç gölcüğün dibinde olacaksın ama balık olarak uçabilmeyi hayal edeceksin...
Şüphesiz ki Aytmatov, gözyaşlarıyla yapılmış bu göletle çocuğu hayatta tutuyordu. Hayallerine vuruyordu her şeyi. Hayatta dedesi, gölü, hiç ulaşamadığı beyaz bir gemisi ve dürbünü olan bir çocuğun arkasından ağlayacak hiç kimsesi yoktu. Hatta üvey nineye göre o bir yabancıydı.
“Bir yabancıyı ne kadar yedirip içirsen, ne kadar baksan, yine yabancı kalırdı.. Bir yabancı!” bu kadar keskin açıklamış yazar ninenin ağzından çocuğu. Ve çocuğa sahip çıkarcasına devam etmiş. “Peki, ya o başkasının çocuğu olmak istemiyorsa? Hem niçin o yabancı oluyormuş. Belki de asıl yabancı ninesiydi.”
Küçük bir sineğin mide bulandırdığını; Kurdun küçük bir Çıpalağ’ı yemesiyle anlatır bize Aytmatov. Kurtluktan köpeğe dönüşmek de bir ağlamadır… İçindeki Çıpalağ’ın kendisini ele vermesinden dolayı, yeme içmeden kesilen kurt, insan gibi ağlar sızlar. Büyük gördüğü bedenini küçültür ve av için; “Hiçbir yere gitmem artık. En iyisi gideyim birinin köpeği olayım...” der. Kabul etmiştir hatasını kurt, cezasını kendi keser. Büyüklüğünü küçüklüğe bürümüştür artık.
Kurdun oturup ağlaması, ormanların kesilmesine karşılık balta sesini duyar duymaz acı acı ağlamaya başlayan kargaların ağlamasından çok farklıdır şüphesiz. Ala kargalar cananlarına yuva derdindedirler. Canhıraş bir ağlama duyulur onlardan da…
Adı olmayan çocuğun, Maral anaya duası da tamamen ağlama üzerine kurulmuştur aslında. Dedenin ve halanın ağlamaları bu duaya iter çocuğu. Çocuk Marallara bakarak yalvarmaya başlar. Dedenin, Bekey Halanın ağlamaması için bir geyiğe dua ediyordu çocuk sığ aklıyla… Dedesinin o geyiği romanın devamında avlaması ise asıl onu ağlatan sahneydi. Sırası gelen herkes ağlamıştı ama dedenin ağıtı Maral anayı avlamakla bitmişti. İşte çocuğun Orozkul enişteyi bile sevebilme duası:
“Boynuzlu Maral Ana, ne olur, boynuzuna takarak bir beşik getir Bekey halama. Yalvarırım bir beşik getir.. Bir de çocuğu olsun... Böyle yalvararak Boynuzlu Maral Ana'ya doğru koşuyordu. Çayda koştuğu halde suya batmıyordu ama karşı kuyuya da bir türlü ulaşamıyordu. Koşuyor, koşuyor ama hep olduğu yerde kalıyordu sanki. Yine de Boynuzlu Maral Ana'ya yalvarıyor, Boynuna bir beşik tak da getir onlara. Bir şey yap ki dedem ağlamasın, Orozkul enişte Bekey halayı dövmesin. Küçük bir çocukları olsun. Yemin ederim ki herkesi seveceğim. Orozkul enişteyi bile seveceğim. Tek bir çocukları olsun. Boynuzuna tak da bir beşik getir onlara...”
İnsanların hayatı hiçbir zaman hayallerindeki gibi olmazmış. Hayal ikliminde yaşamak ve bu dünyadan geçici olarak sıyrılmak için Türk hikâye ve romancılığının en büyük yazarlarından biri olan Aytmatov’u tanıma yolunda küçük bir adım atalım.
Aytmatov’un milli şuur ile bezenmiş cümleleri beyinlere işlendiğinde ve eserleri eksiksiz olarak analiz edildiğinde, keyifle içilen bir kahveye benzer… Belki de en güzel yemeğe…
Kelimelerin doyumuna ulaşmak için Cengiz Aytmatov’u okuyun lütfen!