













Toplumumuz canla başla ekonomik krizin olumsuz etkileri ile mücadele ederken, siyasetçilerimiz meydanlarda seçim dönemlerinde hatırladıkları vatandaşlardan arsızca oy talep ederken ve kış mevsimi tüm şiddetiyle, yoksul ailelerde doğma talihsizliğinden başka hiçbir suçu olmayan küçük çocukların bedenlerinde ve zihinlerinde onulmaz yaralar açarken…
En küçüğümüzden en büyüğümüze, en memurumuzdan en işadamımıza hepimiz ekonominin ve siyasanın gidişatından şikâyet ederek mevcut durumdan sorumlu olduklarını düşündüğümüz kişileri kıyasıya eleştirirken…
Gerçek gündemin sessizce akıp gittiğini ve birey eksenli kaygılarımızın sorumluluk dürtülerimizi körelterek bizi çevremize kör ve sağır yaptığını görmüyor muyuz acaba? Hep yukarıya ve yukarıdakilere bakarak hayıflanırken, nerede olduğumuzu ve aşağılarda neler olup bittiğini tuhaf bir umursamazlıkla görmezlikten geldiğimizi ne zaman fark edeceğiz?
Fark etmeliyiz…
Aksi halde hayat yüzümüze çarpacak acı bir tokat gibi sorumluluklarımızı… O zaman kendimizde utanacağız ve başımızı önümüze eğeceğiz. Kendimizle o kadar meşgul olduğumuz için, meşgul olunması gerekenlerle meşgul olmadığımızı biz kendimiz görmeliyiz ki, tıpkı dün olduğu gibi çarpmasın yüzümüze toplumsal bir utancı…
Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bulunan Balıkçılarbaşı 1. Sokak’ta yaşanan dramdan; Aziz, Azize ve Mehmet isimli üç küçük kardeşin, üç küçük çocuğun, üç küçük Türkiye vatandaşının çilesinden, üşümüşlüklerinden, açlıklarından ve henüz büyümemişliklerinden ve çöp evde yaşamaya çalışmakta olmalarından söz ediyorum.
Pislik içindeki bir harabede, ayakları çıplak ve bakışları kederli, şaşkın küçüklerin, küçüklerimizin sefaletinden bu ülkede şu ya da bu şekilde yaşamını sürdüren her birey birinci derecede sorumludur. Tıpkı ipotek altına alınmış ve siyaset malzemesi haline getirilmiş geleceklerinden sorumlu oldukları gibi…
Mahalle muhtarından belde belediyesine, büyükşehir belediyesinden şehir valisine, kaymakamına, emniyet müdürüne, alay komutanına, başbakanına ve cumhurbaşkanına kadar; ortalama bir nüfus memurundan, en üst düzey bürokratına kadar… Esnafına, tüccarına, çiftçisine ve köylüsüne kadar… Herkes bu utanmazlığın bir parçasıdır.
Şu anda gündemimize baş tacı ettiğimiz hiçbir şey, küçük Aziz’in üşüyorum diyen ayakları, ablası Azize’nin şaşkın ve yarım kalmış tebessümü kadar değerli, önemli ve dahi gerekli değildir. Hele hele lüks otobüslerde vip hizmet alarak birbirlerine hakaret eden oy avcılarının yarattığı sunî gündemin hiçbir kıymeti yoktur. Görkemli gazete sayfalarında gösterişli yazılar yazan ve Kürt meselesi, Ermeni meselesi, Türk siyasasının açmazları, Gazze’nin geleceği, Amerika’nın yeni Ortadoğu politikası ve buna benzer önemli konularda bilgece yorumlar yapan yazarların, entelektüellerin, yazarların da…
Bugün bu meselenin çözümü için çalışmayan, Diyarbakır’da, Trabzon’da, Balıkesir’de, Batman’da, Hatay’da, Bursa’da, Tekirdağ’da, İzmir’de, Osmaniye’de ya da Türkiye’nin herhangi bir yerinde yaşanan herhangi bir sefaletin acısını çekmeyen ve bu acıyı meselenin çözümü için dökmeyen hiç kimse, konuşmamalıdır.
Söylem, yazgılarına sefalet düşürülenlerin hanelerinde pek bir işe yaramıyor görüldüğü gibi… Yoksulun yoksulluğuna merhem, acısına derman olamıyor. Ve onlar adına siyaset yaptıklarını iddia edenler, meşruiyetlerini dayandırdıkları halkın bu düşmüşlüğünü dert etmiyorlar anlaşılan…
Kendi meşruiyetlerine gölge düşürdüklerini ve var olmalarının artık herhangi bir anlamının kalmadığını da mı fark etmiyorlar!
çok içten