













AK Parti’nin Üçüncü Olağan Büyük Kongresi’nde konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı dinlerken gözlerim nemlendi. Alışılmış bütün kalıpları parçalayarak tabuları yerle bir eden bu konuşmadan sonra, hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olmayacağını düşündüm. Tarihin Türkiye’ye yüklediğine inandığı sorumluluktan söz ederken kendinden geçen başbakanın, ne yalan söyleyeyim, samimi olduğundan zerre kadar kuşku duymadım.
Türkiye, uzun yıllardır korkunç acılar çeken ve çekmekte olan bir ülke. Dengeleri hassas, sinirleri gergin ve havası her zaman bir hesap değil. Kaygılı insanların kaygıyla yaşamakta olduğu, herkesin bir “ötekisinin” bulunduğu, zıt kutupların bol, karşıt duruşların çeşitli olduğu bu ülke, kötü niyetli kişi ve kuruluşların özel çıkar elde etmek amacıyla gerçekleştirdikleri provokasyonlardan kolaylıkla etkilenebiliyor.
Şu ya da bu odak tarafından şu ya da bu biçimde hedef tahtası haline getirilebilen herhangi bir kimse bir akşamüzeri kurşunlanabiliyor mesela, metropollerin aydınlık ve gürültülü caddelerinde töre cinayetleri işlenebiliyor. Gelir kaynakları ve sosyal-siyasal kazanımlar bölgesel ve sınıfsal anlamda adil bir biçimde dağıtılmış değil. Eğitim olanakları her yerde herkes için aynı değil mesela, her yerde herkes için tatminkâr bir geliri olan iş bulabilmek mümkün değil.
Tüm bunların üzerine bir de bir türlü çözülemeyen etnisite temelli sorunlar ve halkın bir kısmının bir kısmına “hayali bir cemaate” (Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler isimli yapıtına gönderme) duyulan mensubiyet dürtüsüyle beslediği olumsuz duygular var. Her cemaatin dinlediği şarkılar, okuduğu kitaplar, yolundan gittiği din adamları ve benimsediği yaşam biçimi farklı. Aralarda belirgin olmayan, ama son derece keskin olan tuhaf sınırlar var.
Böyle bir manzaraya sahip olan Türkiye’nin mahkûm olduğu kısırdöngüden kurtulma ve “tarihsel misyonuna” yeniden odaklanma şansını elde edebilmesi için, kendisini teşkil eden parçaları kendisinden olmamakla itham etmekten vazgeçmesi ve kendisini gerçek anlamda tanıması ve bilmesi gerekir. Başbakan’ın partisinin kongresinde yapmış olduğu konuşmanın bu açıdan son derece önemli, ufuk açıcı ve ilerici bir perspektife sahip olduğunu düşünüyorum.
Erdoğan’ın, konuşmasına Necip Fazıl’ın “Dua” şiiri ile başlamasını da, konuşmasının çeşitli noktalarında Nâzım Hikmet’e, Ahmet Kaya’ya, Said-i Nursî’ye, Mehmet Akif’e, Sabahat Akkiraz’a vb göndermelerde bulunmasını da bu bağlamda çok önemli ve gerekli buluyorum. Başbakan’ın, bu toprakların rahminden üreyen ancak daha sonra şu ya da bu vesilelerle dışlanan insanların tamamını şu ya da bu düşüncenin eksenine kaymadan kucaklamaya çalışması, kimisine biraz abartı gibi gelebilir, ancak kesinlikle devrimsel bir perspektiften türeyen bir yaklaşımdır. Takdir edilmeli, benimsenmeli ve daha da önemlisi anlaşılmalıdır.
İdeolojik eğilimlerin rüzgârına kapılarak Erdoğan’ın sergilediği ve gün geçtikçe daha da geliştirerek sergilemekte olduğu bu kuşatıcı ve kucaklayıcı tutumu yine de tuhaf bir “karşıda durma” pratiği ile değerlendirecek olanlar olacaktır elbette. Ancak artık Türkiye’nin süratli bir özgürleşme süreci içinde olduğu ve bu sürecin geri döndürülemez, baltalanmaya çalışılsa bile durdurulamaz olduğu gerçeğinin önünde kimseler duramayacaktır.
Devletin “vatandaş için var olduğunu” ve insan özgürlüğünün baskıcı rejimlerle kısıtlanamayacağını, olsa olsa belli bir süre kontrol altına alınabileceğini 20. yüzyıl bütün açıklığı ile ortaya koymuştur. Tarihin “yalnızca bir geçmiş okuması” olarak anlaşıldığı ülkemizde belki bu durumun farkına varmak biraz daha zordur, ancak “tarihin geleceği de belirleyen bir süreç, her zaman ileriye akan bir akarsu” olduğu düşüncesi felsefi anlamda tartışılan bir mesele olsa da, “tarihin en azından üzerine yapıların inşa edildiği bir tür altyapı olduğu” göz ardı edilemeyecek kadar somut bir tarihsel deneyimdir.
Demokratik açılım tartışmalarının farklı düşünme biçimine sahip kişi ve kurumların sınırlarını daha da belirgin bir hale getirdiği içinde bulunduğumuz günlerde, Başbakan Erdoğan’ın, “her hangi bir parçası olmayan Türkiye’nin eksik kalacağını” defalarca vurgulayarak tarihsel öğelerin tamamını Türkiye’nin olmazsa olmaz parçası ilan etmesi, gerçekten çok önemli, çok değerli ve çok anlamlı bir girişimdir. Şahsım adına ben, bu girişimi, “Türkiye’nin, eksik parçalarını yeniden ve tarihsel gerçekliğe uygun bir biçimde tespit ederek kendisini tedavi etmek istediği” şeklinde yorumluyorum.
