













Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Türkiye’nin birinci meselesi olduğunu ve mutlaka çözülmesi gerektiğini” söylemesinden sonra gündemimizin en önemli maddesi haline gelen “Kürt sorunu,” daha önce hiç olmadığı kadar konuşulmaya başlandı.
Siyasetçilerimizden aydınlarımıza, yazarlarımızdan sanatçılarımıza ve apartmanımızın kapıcısından sokağımızın köftecisine kadar herkes “sorunun çözüleceğine dair” umutlarını dillendirmeye başladı.
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün isimli televizyon programında konuştu ve “barış için, 17 bin faili meçhulü kendi adına unutmaya hazır” olduğunu ifade ederek barışa yönelik bir umudun belirdiği bu fırsatı sabırla ve sonuna kadar kullanmamız gerektiğini vurguladı. Sürekli şehit cenazeleri ve operasyon haberlerinin geldiği içinde bulunduğumuz günlerde, oldukça tuhaf bir manzara arz etse de, durum tam olarak bu. Daha önce pek sık karşılaşmadığımız bir “çözüme dair iyimserlik” havası teneffüs ediyoruz. Umutlar, yeşermek bir tarafa, meyveye durmuş durumda.
“Çözüm”ün Mahiyeti
Peki, yaşadığımız bu kolektif iyimserliğin semeresini alabilecek miyiz? Milletçe kapıldığımız bu heyecan duygusu bir sonuç verecek mi? Hem Kürtlerin hem de Türklerin tutulduğu bu sihirli beklenti ne kadar sağlıklı bir duruma işaret ediyor ve her şey bir tarafa, “nasıl” bir çözüm beklentisi içindeyiz? Daha da önemlisi, söz konusu ortak beklentide şekil açısından bir ayniyet varmış gibi görünse de, gerçekten de herkes aynı şeyleri mi bekliyor? Yoksa tarafların beklentileri, yalnızca beklenti olma açısından mı ortak?
Tüm bu soruların cevaplarının sağlıklı bir biçimde elde edilebilmesi için, hadi doğrudan söyleyelim, “Kürt sorunu”’nun çözülebilmesi için öncelikle sorun üzerinde bir mutabakat sağlanması gerekir. Tarafların ortak içerikle tanımladığı bir “sorun” olmadığı sürece, her iki tarafı da memnun edecek bir çözümün bulunabileceğine dair beklenti, aşırı iyimserlik olacaktır. Oysa salt “taraf” kelimesinin dilsel açıdan taşıdığı anlam üzerinden üretebileceğimiz spekülatif bir algılama biçimi bile, “Kürt sorununun herkes için aynı şey demek olmadığını” anlamamız için yeterlidir. Kaldı ki ortak bir çözüm üretilebilsin! Mümkün mü? Bana kalırsa, durum bu kadar vahimken, yani her iki tarafın sahiplenmiş olduğu “sorunların” sesteş olmaktan başka hiçbir ortak noktaları yokken, çözüm önerileri, gelecek planları ve barış hayalleri kurmak, “sorunların” üzerinde inşa edildiği olgusal belirsizliği ötelemekten öte bir anlam içermiyor olabilir. Çözümden önce sorunu konuşmalıyız gibime geliyor.
Sorun mu Sorunsal mı?
Cumhurbaşkanı Gül’ün son derece güzel bir biçimde ifade ettiği gibi, adına “ister terör, ister Güneydoğu, ister Kürt meselesi” deyin, kucağımızdaki patlamaya hazır durumda olan pimi çekilmiş olgunun niteliği konusunda bir fikrimiz var mı? Bu bir sorun mudur, sorunsal mıdır? Sorun ise nasıl bir sorun, sorunsal ise nasıl bir sorunsaldır?
Toplumumuzda yaygın ve yanlış olarak birbirlerinin yerine kullanılmakta olan sorun ile sorunsal arasında bir ayrım yapalım önce: sorunsalın, sorundan farklı olarak çözüm ile arasında belirsiz bir ilişki vardır. Sorun, çözüm yolları ile sıkı bir ilişkiye sahipken, sorunsal bu tür bir özelliğe sahip değildir. Tam bir belirsizlik hâkimdir ikincisinde, çözümün belirsizliği bir yana, “sorun” da belirsizdir. Ortada bir sorun olup olmadığı belli değildir. Olgusal bir belirsizlik durumudur bu. Çözümlenebilmesi için önce sorun haline getirilmesi gerekir. Çözüm üretme çabası içinde olanların ortak sorunu (içerik olarak) haline…
Sorun ve sorunsal arasında çizdiğimiz çizgiden hareketle diyebiliriz ki, ağzımıza “Kürt sorunu” şeklinde pelesenk olan şey, aslında bir sorun değil, sorunsaldır. DTP’li Türk’ün “iki ayda o bile olgunlaşmaz” diye göndermede bulunarak çözüm sürecinde sabırlı olunmasını telkin ettiği kabağın çekirdeğidir. Yani mevzu “Kürt sorunu” değil, “Kürt sorunsalı”’dır ve bu haliyle düşünüldüğünde elimizde çözülebilecek olan bir şey yoktur. Sorundan çok daha az ve çok daha “sorunlu” bir şey vardır ortada: meselede taraf olmuşların kendi zihinsel kalıpları, değer yargıları ve gelecek tasarımları çerçevesinde sorunlaştırdıkları ve yine bu çerçevede çözüm önerileri sundukları olgusal belirsizlik hali.
Kürt Sorunsalı’ndan Kürt Sorununa
Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarından sonra oluşan iyimser ortamın yararlı sonuçlar üretebilmesi için gerekli olan şey, hâlihazırda tarafların zihninde mevcut olan “sorun” tasarımlarının bir kenara bırakılarak geriye dönülmesi, olgusal belirsizlik noktasından hareketle sorunun yeniden ve ortak bir şekilde türetilmesidir gibi geliyor bana. Tarafların istek ve beklentilerinin “vermek” ya da “almak” hattından uzaklaştırılarak, “elimizde ne var” eksenine kaydırılması ve “olması gereken ne” noktasına vurgu yapılarak irdelenmesi gerektiğini düşüncesindeyim.
Kürt sorunsalının öncelikle nesnel bir sorun haline getirilmesi ve bu noktada da kendiliğinden ortaya çıkacak çözüm imkânlarının konuşularak en uygun olanının seçilmesi gerekmektedir. Bu da, takdir edersiniz ki, bir süreç işidir. Bu süreci işletecek aktörler de bellidir: süreci en başından çözümsüzlüğe mahkûm edecek olan ideolojik körlükle malul olmayan siyasetçiler.
Çözüm
Meselenin gelip de dayandığı nokta demokrasidir aslında. “Kürt sorunu”’nun çözülmesinin temel şartı, bölgesel politikalardan daha ziyade, demokrasi kültürünün içselleştirilmesi, bir tür din haline getirilen her türlü dogmatik tabunun terk edilmesidir. Şiddet içermeyen bütün eğilimlerin özgürce dile getirilmesi, konuşulması, dinlenilmesi, anlaşılması ve anlatılmasıdır. Karşımızdakinin ne istediğini, sorun derken neyi kastettiğini anlamamızın ve ne istediğimizi, sorun derken neyi kastettiğimizi ona anlatabilmemizin başka bir yolu yoktur çünkü.
Sonuç olarak denilebilir ki, öncelikle “Kürt sorunu”’nu tanımlamamız gerekmektedir. Tanımı yapılmamış ve keyfiyeti konusunda mutabık olunmamış bir belirsizliğe çözüm üretme çabaları içinde olduğumuz bu günlerde, bunun tek yolu da konuşmaktır. Bol bol konuşarak sorunlarımızın “ne kadar Kürt sorunu” olduğunu anlamaya çalışmaktır. Konuşmak ve dinlemek… Anlamak için dinlemek ve anlamak… Yoksa yine havanda su döveceğiz demektir.
