













Ahmet Özer tarafından ortaya atılan ve sakıncalarına dikkat çekilen “Kıyı Milliyetçiliği” tezinin, İzmir’de DTP konvoyuna yapılan saldırı ile doğrulanmasının ardından, konu ile ilgili tartışmalar iyice yoğunlaştı.
“Açılım”ın ardından, oluşabileceği varsayılan Türk-Kürt çatışması için oldukça “açıklayıcı olarak” görülen “Kıyı Milliyetçiliği”nin bu kadar rağbet görmesinde şaşırtıcı bir taraf yok elbette, ancak herkes tarafından farklı yorumlama biçimlerine tabi tutulmasından da anlaşılacağı üzere, oldukça bereketli bir “gönderge” olan söz konusu tezin, popüler tartışmalara kurban edilmemesi gerektiğinin altını çizerek, ne olduğunu anlamaya çalışmalıyız.
“Kıyı Milliyetçiliği,” göçmenlerin yoğun olarak yaşamakta olduğu Akdeniz ve Ege bölgelerinde, yine (yakın zamanlarda) buralarda göçmen olarak yaşamaya başlayan Kürtlere yönelik “olumsuz duyguların” yoğun olarak ortaya çıktığını ve bu olumsuz duyguların olası bir iç çatışmaya kadar uzanabilecek bir süreci imlediğini ileri sürüyor. Teze göre, söz konusu bölgelerde mevcut olan Türk ve Kürt milliyetçilikleri karşılıklı olarak birbirlerini besliyorlar ve bu şekilde “uçlaşmaya” doğru gidiliyor.
Kıyı bölgelere göç eden Kürtlerin, buralarda yaşamakta olan göçmenler ile “ekonomik anlamda bir paylaşım” yaşamaya başlamasının bu tür bir milliyetçilik üzerinde etkili olduğunun altını çizen “Kıyı Milliyetçiliği,” Türk milliyetçiliğinin, göçmenler için “sığınacak bir liman” olma pozisyonuna da gönderme yapıyor. Tezin sahibi olan Özer, bu noktada, “müneccim değilim, ama toplumsal gözlemlerim beni haklı çıkardı” diyerek İzmir olaylarının öngörülerini doğruladığına işaret ediyor ve bu noktada, hem DTP’nin hem de MHP’nin üslup konusunda dikkatli davranmaları gerektiğinin altını çiziyor.
İzmir’de yaşananların ardından bazı gazete ve yazarların “faşist İzmir”den söz etmeleri, “Kıyı Milliyetçiliği” çerçevesinde ele alındığı zaman haklı görülebilir, ancak bu tür bir yargının, özellikle sosyal meselelerde “genelleme” yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunun da bir örneği olduğunu görmek lazım. Neticede İzmir, yalnızca göçmenlerin ya da “Beyaz Türklerin” ikametgâhı olarak görülemez. Kaldı ki, görülse bile, bir şehirde yaşayan belli bir kesimden dolayı bu şehir herhangi bir sıfatla yaftalanamaz. Daha önce Trabzon üzerinden işletilmeye çalışılan senaryonun, bugün İzmir’den ya da başka bir şehrimizden hareketle işletilmeye çalışılmasına izin verilmemeli, durumun vahametinin boyutları konusunda dikkatler aktif tutulmalıdır.
“Kıyı Milliyetçiliği” sosyal bir teori olarak ele alınmalı, böyle bir olgunun varlığı üzerinde mutabık kalınırsa, olgunun üreteceği zararlar ile mücadele etmenin yolları aranmalıdır. Teorinin bir yaftalama aracı olarak kullanılması, daha önce Trabzon’a “uygun görülen pozisyonun Kıyı Milliyetçiliği üzerinden İzmir’e, Antalya’ya ya da Mersin’e atfedilmeye çalışılması” demek olacağı için, kesinlikle kaçınılması ve “görüldüğü yerde” mücadele edilmesi gereken bir şeydir.
Konuyu dağıtmadan Özer’in tezine/saptamalarına dönecek olursak; demokratik açılım çalışmalarının dikkate değer bir sancıya neden olduğu içinde bulunduğumuz günlerde, söz konusu sancının kökenleri konusunda bir açıklama getirme biçimi olarak “Kıyı Milliyetçiliği,” bir hastalık teşhisi olarak görülmeli, bu teşhisin üzerinden, tedavi yöntemlerinin aranmasına yönelik çabalar üretilmelidir. Bu bağlamda, söz konusu tez, bir tür yaftalama ve ayrıştırma aracı olarak değil, tespit etme, anlama ve birleştirme amaçlarına hizmet edecek bir biçimde okunmalıdır.
“Kıyı Milliyetçiliği,” bir yanıyla, Türkiye’deki milliyetçi algılama biçimlerinin yeniden değerlendirilmesi ve analiz edilmesine yönelik bir kapı da açabileceği için dikkate alınmalı, irdelenmeli ve anlaşılmalıdır. Karanlık amaçlar peşinde koşan bazı odakların bölücülük faaliyetlerine yönelik bir antitezin üretimi noktasında bu tezden yararlanılmalı, dahası, söz konusu tez geliştirilmelidir.
Bir kere teşhis yapılınca, tedavi elbette daha kolay ve sancısız olacaktır.
teşekkür
güzel olmuş bu yazı