













Değişim sloganı ile Amerikan halkının gönlünü fethederek başkanlık seçimlerini kazanan ve ABD’nin 44. başkanı olan Barack Obama, başkan olarak verdiği ilk demeçlerle küçük çaplı bir hayal kırıklığına neden olsa da hâlâ beklentilerin, büyük ve güçlü beklentilerin odak noktasında bulunmayı sürdürüyor. Televizyon ve radyo konuşmalarında, gazete demeçlerinde Amerikalılara umut aşılıyor ve geleceğin güçlü ve mutlu Amerika’sından gözleri parlayarak söz ediyor. Hâliyle insanlar mutlu oluyorlar ve seçtikleri başkandan dolayı kendileri ile gurur duyuyorlar.
Amerikan halkı yeni başkanın tadını çıkarmayı sürdürüyorsa da, dünyanın diğer yerlerinde yaşayan ve mutlu değişim beklentilerine kapılmış olan insanlar, Obama’nın, Birleşik Devletlerin dış politikası ile ilgili sessizliğini sürdürmesi karşısında umutsuzluğa düşmemek için kendilerini zorluyorlar. Seçim öncesi İran ile koşulsuz diyalog kurulacağını söyleyen ve kampanya boyunca bu argümanı kullanan Obama’nın, CIA’nin bizce meçhul bir içeriğe sahip olan brifingi üzerine İran’ın nükleer silah sahibi olmasına göz yumulamayacağını açıklaması ve henüz Irak konusunda net sinyaller vermemesi kafaların karışmasına neden oluyor? Yine Obama’nın Afganistan konusundaki şahince açıklamaları acaba ile başlayan rahatsız edici soruları getiriyor akıllara… İnsanlar, ister-istemez, seçim kampanyaları sırasında Obama ile Joe Biden’ın Filistin ve İsrail meselesi konusundaki sessizliğini hatırlıyorlar ve büyük bir hevesle destekledikleri değişimin başkanın renginden öteye bir şeyi değiştirip değiştirmediğini sormaya başlıyorlar.
Obama’nın değişimi ne kadar kapsayıcıdır, hangi konuları içermektedir ve en önemlisi dış politika noktasında nerelere kadar uzanabilme cesaretine sahiptir? Bu soruların cevapları Obama’nın Beyaz Saray’a yerleşeceği Ocak ayından sonra netleşecek, ancak bu değişimin ABD sınırları ile sınırlı kalacağı yönündeki korku ve kuşkular şimdiden önemli boyutlara ulaşmış durumda… Demokratların değişim rüzgârlarının Ortadoğu’ya, en azından olumlu anlamda uğramayacağına dair kuşkular var.
Açalım…
Amerika, Afganistan’ın yalnızca yüzde otuzunu kontrol altında tutabiliyor. Geriye kalan kısmın yüzde altmışı aşiretlerin, yüzde onu ise Hamid Karzai’nin yönetiminde… Karzai’nin kardeşinin, dünyanın uyuşturucu monopolisinin yüzde doksanını oluşturan Afganistan’daki uyuşturucu piyasasını kontrol ettiği konuşuluyor ve Amerikan ordusu, nükleer silahlarını kontrol etmek istediği Pakistan’ın sınırını ihlal ederek sürekli terör operasyonları yapıyor. Afganistan ile Pakistan’da Amerikan karşıtlığı hızla artıyor ve bölgedeki kontrolü zaten çok sınırlı olan Amerikan ordusu hem maddi hem de manevi olarak ağır kayıplar veriyor.
Ayrıca Afganistan’da görev yapan İngiliz birliklerinin komutanı Tuğgeneral Mark Smith, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun ve ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in geçtiğimiz günlerde yaptıkları açıklamalardan Afganistan’da yenilginin netleştiğini, Taliban ile masaya oturulması gerektiğini öğreniyoruz. Uzun zamandır konuşulan bu Afganistan fiyaskosunun en yetkili ağızlar tarafından bu şekilde dile getirilmiş olması, durumun vahametinin hangi boyutlara ulaşmış olduğunu ortaya koyuyor ve bize, ABD’nin Afganistan konusunda açık bir çare arayışı içinde olduğunu gösteriyor.
Öte yandan, Amerika ile Pakistan arasında nükleer silahlardan kaynaklanan sorunların yanında, Taliban ve el-Kaide üyelerinin Pakistan’dan Afganistan’a sızdığına dair dedikodu ve iddialardan dolayı problemler var. Pakistan’ı teröre yataklık etmek ya da teröre karşı güçlü bir mücadele içinde ol(a)mamakla suçlayan Amerikalılar, teröristlerin nükleer silahları ele geçirecekleri korkusuyla bu silahların kontrol ve korunma görevinin kendileri tarafından yapılmasını talep ediyorlar ve hâliyle böyle bir talep Pakistanlı yetkililer tarafından onur kırıcı bulunarak reddediliyor.
Kısaca toparlamak gerekirse, Afganistan bölgesinde Amerikalılar korkunç bir batağa saplanmış durumdalar ve koalisyon güçlerinin birliklerine rağmen bölgede istenilen kontrol sağlanabilmiş değil… Bu manzaraya bakıldığı zaman Irak işgalinin bütünüyle bir hata olduğu görülüyor, ancak Amerikan kibri bunu itiraf etmekten çekiniyor. Çünkü bu itiraf edildiği takdirde, o zaman neden binlerce insanın ölümüne neden olan bu işgali gerçekleştirdiniz, hem de son derece çocukça bahanelerle, sorusuyla karşı karşıya kalınacağını biliyorlar. Yani Amerikan gücü Irak’ta da büyük sorun yaşıyor ve ekonomik kriz de tüm bu sorunların üzerine tuz biber ekmiş durumda…
Amerika’nın Ortadoğu’dan sağ salim çıkabilmesi için, iyice genişletmiş olduğu cepheyi kısaltması ve birincil derece önemli olan bölgeler dışında kalan yerleri de değişimin getirdiği barışçıl rüzgâr ile tahliye etmesi gerekiyor. Bu bağlamda, Rusya’nın iyice kök salmaya başladığı petrol ve gaz bankası Orta Asya’da olmak ya da buraya yakın olmak, Irak’ta bulunmaktan daha yararlı ve kısa vadede elde tutulması gereken yer olarak Orta Asya, yani buraya en yakın olan yer olarak Afganistan öne çıkıyor.
ABD’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki tutkuları (Gürcistan savaşını unutmayalım, sorun Osetya ile Abhazya mıydı acaba?) göz önüne alındığı zaman Obama’nın Afganistan konusundaki açıklamalarında göze çarpan şahinlik anlaşılır oluyor ve Amerikalıların, Afganistan’ı kaybetmemek için Irak’tan çekilmek ve İran ile olan sorunları barışçıl yollarla çözümlemek istedikleri yönündeki düşünceler anlam kazanıyor. Nitekim barışa en çok ihtiyacın olduğu Filistin ile ilgili herhangi bir açıklama yapılmaması ve herhangi bir barış planından söz edilmemesi de ikinci derecede bir kanıt olarak Amerikan dış politikasının barıştan daha ziyade, bölgede kaybedilmiş olan nüfuzun yeniden elde edilebilmesi için gerekli olan altyapının hazırlanmasını amaçladığını ve bundan dolayı da sırtındaki yükü hafifletmek adına İran ile Irak meselelerini çözüme kavuşturmaya çalıştığını ve bu noktadan sonra da bütünüyle Afganistan’a, Pakistan’a, Rusya’ya ve daha genel olarak Orta Asya’ya yönelmek istediğini gösteriyor. En nihayetinde Rusya ile yalınkılıç yüz yüze geldiği zaman rakibi karşısında en az onun kadar güçlü olabilmek istiyor ve bu son derece anlaşılır bir şey…
Toparlarsak, Ortadoğu’daki asıl kavga Amerika ile Rusya arasında dönüyor ve bu kavganın alanı Orta Asya’yı da içine alıyor. Bundan dolayı da Rusya ile ABD birbirleri ile en güçlü şekilde mücadele edebilmek adına yeni stratejiler geliştirmeye çalışıyorlar. Obama, Amerika’nın bu amaca yönelik geliştirdiği yeni bir strateji bile olabilir. (Öyledir demiyorum, olabilir diyorum, buna dikkat edilsin!) İki süper gücün karşı karşıya olduğu bir dünya alanında yeni seçilen bir siyahî başkanın, demokrasinin gelişimi ile ilgili bir rahatlama sağlamaktan öte pek bir anlam ifade etmesinin beklenmemesi gerekir. Kişilerin, devletlerin hâlihazırda süregiden dış politikaları ve uluslar arası antlaşmaları konusunda çok da değişimci olabilecekleri beklenmemelidir.
Hâsılı kelâm; evet değişim Ortadoğu’ya uğrayacak ama muhtemelen bizim beklentilerimizi karşılayacak türde bir uğrama olmayacak bu…
