













I. Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist güçlerin nüfuz alanı haline gelen Ortadoğu bölgesinde, işgalci güçlerle savaşmak amacıyla örgütlenen çeşitli ideolojilere mensup bazı radikal gruplar, mücadele yöntemi olarak terörizmi benimsediler. Terörizmin bir mücadele yöntemi olarak kabul edilip edilemeyeceği problematiği bir tarafa, artık ontolojik bir gerçeklik elde etmiş olan bu radikaller, kendi meşruiyet retoriklerini de kendileri oluşturdular. Faaliyet gösterdikleri bölgelerde sürekli bir korku unsuru olarak kaldılar. Kimi amacından saptı, kimi yöntem ve yönetim sorunlarından olayı kanlı iç hesaplaşmalar yaşadı.
Çoğu zaman da paradoksal bir biçimde haklarını savunmaya soyundukları halkın mağduriyetinde önemli roller oynadılar.
Günümüzde yaygın bir faaliyet alanı olan ve azımsanamayacak ölçüde destek de bulan terörist organizasyonların Ortadoğu’daki tarihsel varlığı pek de yeni değildir aslında. Tıpkı günümüzdeki gibi intihar eylemleri şeklinde belirli hedeflere düzenlenen terör eylemleri, Ortaçağ Ortadoğu’sunda da işlevsel bir yöntem olarak kullanılmış ve bölgede, yaklaşık iki asır boyunca devam eden büyük bir istikrarsızlığın temel nedeni olmuştu.
Fedâiler ve Haşhâşîler
XI. yüzyılın sonunda Şiî bir İsmâilî dâisi olan Hasan Sabbah tarafından ele geçirilerek konfederasyonel bir terör devletinin merkezi haline getirilen Alamut Kalesi, 1256 yılında Hülagü tarafından ele geçirilerek yerle bir edilinceye kadar adeta bir terör kampı gibi faaliyet göstermişti. Burada özel bir eğitime tabi tutularak yetiştirilen fedâiler, kendilerine hedef olarak gösterilen önemli kişileri, dönemin kaynaklarında belirtildiği şekliyle, kendilerinin de öldürüleceklerini bile bile, gözlerini kırpmadan hançerliyorlardı.
Kimler yoktu ki onların hedefleri arasında; sultanlar, vezirler, vaizler, tüccarlar vb… Seyyidunâ (Efendimiz) diye hitap ettikleri liderlerinin onları görevlendirmesi yeterliydi. Her işin üstesinden gelebilecek yetenekteydiler. Saraylara, ordulara ya da yatak odalarına bile sızabiliyorlardı. Fedâilerin zehirli hançerine hedef olmuş olan kimsenin kurtulması mümkün değildi. Garantili suikastlar düzenleyebilen bu fedâilerin, anlaşıldığı kadarıyla, siyasi cinayetler işlemeleri amacıyla kiralandığı durumlar da vardı.
Dönemin birçok kaynağında kendilerinden korkuyla söz edilen bu fedâilerin nasıl bu kadar cesur olabildikleri sorusu birçok zihni meşgul etmiş, efendilerinin, kendilerine haşhaş vererek beyinlerini uyuşturduğuna yönelik efsaneler üretilmiştir. Fedâilerin gerçekten de uyuşturucu bağımlısı olup olmadıkları konusunda kesin bir veri olmamasına rağmen, onların, Haşhâşîler olarak bilinmeleri ve Batı dillerine, bu kelimenin bozulmuş bir şekli olan assasination (suikast) kelimesini armağan etmiş olmaları belirtmeye değerdir.
Alamut Kalesi
Bugün İran sınırları içinde bulunan Elburz Dağları’nda, ulaşılması ve ele geçirilmesi mümkün olmayan bir tepe üzerinde kurulu olup mitsel bir şatoyu andıran Alamut Kalesi, çağdaş kaynakların zekası konusunda hemfikir olduğu Hasan Sabbah tarafından, sözü edilen bölgeden birçok kalenin ele geçirilerek İsmâilî bir devlet kurulması planının ilk adımı olarak ele geçirilmişti. Daha sonra ömrünün sonuna kadar bu kaleden çıkmayan Hasan Sabbah, bütün eylem planlarını burada yapmış ve dâileri vasıtasıyla kurmuş olduğu Nizâri-İsmâili devletini buradan yönetmişti.
Her zaman ulaşılmaz olmuş olan bu kale, o zamandan günümüze kadar sürekli bir merak konusu olmuştur. XX. Yüzyıl boyunca birçok kişinin ilgi alanı olmuş ve birçok yazar tarafından bilimsel araştırmalarda ya da edebi yapıtlarda malzeme olarak kullanılmıştır. Sosyalist ideolojiye tarihsel kökenler bulmak için çabalamış olan Sovyet tarihçileri tarafından İslam’ın ilk Bolşevikleri olarak gösterilen Alamut sâkinleri; Bernard Lewis, W. Ivanow, Farhad Daftary ve Peter Willey gibi araştırmacı tarihçilerin çalışmaları ile hatırı sayılır bir tarihe sahip olmuşlardır. Bunun yanında, Amin Maalouf’un Semerkant ve Ömer Rıza Doğrul’un, Hasan Sabbah’ın Cennet Fedâileri adlı romanları da konu ile ilgili ilgi çekici metinlerdir.
Alamut’a Seyahat
Geçtiğimiz yıl, konu ile ilgili olarak herkesin yararlanabileceği bir kitap Türkçeye çevrilerek kamuoyuna sunuldu. Her seviyedeki okurun kolay bir şekilde ve zevk alarak faydalanabileceği bu çalışma, Alamut Kalesi’nin de bulunduğu vadiye yapılmış olan bir keşif yolculuğunun notlarından oluşuyor.
1959 yılında ekibiyle birlikte İngiltere’den İran’a giderek burada Alamut, Haşhâşîler, Hasan Sabbah ve fedâiler ile ilgili yüzey araştırmaları yapan İngiliz araştırmacı-tarihçi Peter Willey’in, yapmış olduğu bu çok değerli keşif gezisini kaleme aldığı eserin adı: Alamut Kalesi, Haşhâşîler, Hasan Sabbah ve Fedâileri…
Haşhâşîlerin vadisine yapılan söz konusu akademik seyahatin adeta günlüğü olan eserin roman üslubu ile kaleme alınmış olması, okuyucu açısından oldukça çekici ve ilginç bir deneyim olabilir.
Ortaçağ tarihinin en ilginç konularından birini XX. Yüzyılın projektörü ile aydınlatmaya girişen Peter Willey’in, uzun yıllar boyunca yeri bilinmeyen, Haşhâşîlerin, Alamut’tan sonra en önemli ikinci kaleleri olan Meymundiz’i keşfettiğini okurken heyecanlanmamak elde değil. İlhan Kaya’nın çevirisi ile okuduğumuz eser, uzun yıllar boyunca Selçuklu hakimiyetinde bulunan bölgede ortaya çıkmış olan Alamut terör devleti ile ilgili çok önemli bir çalışmanın olmadığı ülkemizde, gerçek anlamda bir boşluğu doldurabilecek nitelikte. Hem tekniği hem de anlatım biçemiyle, konuya ilgi duymayanların da ilgisini çekebilecek olan Alamut Kalesi, bir anı-roman olarak nitelendirilebilse bile, yazarın vizyonundaki hakim tarihsel perspektif, eserin akademik boyutuna halel gelmesini engelliyor.
Nokta Kitap
tarafından yayınlanan eserin, okuyucuya ciddi anlamda faydalı olacağı, özellikle Ortadoğu’daki terör ve intihar eylemlerini ve son günlerde ayyuka çıkan ülkemizdeki terör saldırılarının kökenlerini anlama konusunda yarar sağlayacağı kuşkusuzdur. Fakat son olarak belirtilmesi gereken bir nokta var ki, o da, Willey’in, ünlü tarihçimiz merhum İbrahim Kafesoğlu tarafından Sultan Melikşah Devrinde Selçuklu İmparatorluğu adlı eserde aksi ispatlanmış olmasına rağmen, Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizamulmülk’ü arkadaş olarak gösterme eğiliminde olduğudur.
sorun çözülmeyecek mi?