













İsrailli bir Alman Yahudi’si olan ünlü tarihçi ve diplomat Uriel Heyd, 1950 yılında yayınladığı “Türk Milliyetçiliğinin Temelleri: Ziya Gökalp’in Hayatı ve Eserleri” isimli eseri ile modern Türkiye’nin ideolojik temellerini incelemiş, Atatürk Türkiye’sinin düşünsel altyapısını ortaya koymuştu: Esere göre, modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk, Emile Durkheim’ın yetenekli şakirdi Ziya Gökalp’in düşüncelerinden etkilenmiş, bu doğrultuda, Cumhuriyet’in temellerini pozitivist ve bilimsel ilerlemeci bir hat üzerinde inşa etmişti.
Ziya Gökalp’in Cumhuriyet’in ideolojik arka planında merkezi noktaya yerleştirilmesi tartışılır olsa da, mevzu doğrudur. Tanzimat aydınlarının, Jön Türklerin ve dönemin Fransız düşünce evreninden etkilenmiş diğer entelektüel taifenin “ilk başlarda Devlet-i Âliye’nin, daha sonra da Türklüğün ve Türklerin” kurtuluşu için uygun gördükleri düşünme biçimi, “bilimselliği tanrılaştıran” bir pozitivizm pratiği idi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında olmasa bile, ilk yıllarında özellikle benimsediği ve gönül verdiği bu pratik, “samimi” insanların kafa yorduğu “arayış dolu” bir evrendi.
Dünyanın, on dokuz ve yirminci yüzyılda, “ebedi hakikati” bulmuş gibi benimseme eğilimleri gösterdiği pozitivizm, “doğal bilimler tarafından sağlaması yapılamayan” herhangi bir “hakikati” kabul etmiyor, modern bilimin ilerleyen yıllarda izleyeceği seyrin, “metafizik halüsinasyonları” ortadan kaldıracağına inanıyordu.
Yüzyıllar boyunca çarpıtılan ve egemenler tarafından iktidar aracı olarak kullanılan dinin yerine geçmeye hevesli olan pozitivist düşünme biçiminin hayalleri gerçekleşmedi. Dinin, bilimin gelişmesiyle birlikte ortadan kalkacağı kehaneti bir tarafa, modern bilim, insan ruhunun yaralarını iyileştirme noktasında başarılı olamadı. Dolayısıyla ne din ortadan kalktı, ne de pozitivizm ateşli idealizmini koruyabildi. Pozitivizm bir kenara bırakıldı, aşıldı, dönüştürüldü ya da ne derseniz deyin işte, “vulger”liğini yitirdi. Özellikle on dokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın ilk yarısında oldukça popüler olan pozitivizm, “hayatı tanzim etme iddiasından” vazgeçerek, yerini liberal demokrasiye bıraktı.
Gelmek istediğim yere, 10 Kasım’ın anlamına gelecek olursam; “ilerlemeci bir düşünme pratiği olan ve kendisini bile aşarak başkalaşan pozitivizm,” Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılının 10 Kasım’ından beri, Türkiye’deki ilerlemeci niteliğini yitirdi. Anıtkabir’deki kütüphanesinden de açıkça anlaşıldığı gibi, çağının entelektüel donanımından olabildiğince beslenmiş olan Atatürk kadar yetenekli ve geniş vizyonlu olmayan sonraki dönemin idarecileri, modern Cumhuriyet’in kurucu paradigması olan pozitivizmi derin dondurucuya koyarak dondurdular. Bundan dolayı, dünya ile etkileşimde olan akademik kadroların ve disiplinler arası çalışmalara ilgi duyan Türk entelektüellerinin yetişmeye başladığı son yıllara kadar da “donmuş bir paradigma” ile idare etmek zorunda kaldık.
Bu çerçeveden bakıldığında, 10 Kasım’ın anlamı, Anıtkabir’e giderek “Ata’ya şikâyette” bulunan ve akıl dolu devrimleri, yine akıl dolu teorik ve pratik çalışmalarla geliştirmek yerine, kendilerine bırakıldığı haliyle, hatta onları bir yokluğa mahkûm ederek koruduklarını sananların anladığından çok daha farklıdır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen bir kurucunun kurduğu yapının, takipçileri tarafından yeterince ve iyi anlaşılmamış olmasının talihsiz bir dönüm noktası gibidir bu tarih, ilerlemeyi ve hem kendisini hem de çevresini geliştirmeyi ve değiştirmeyi birincil ülkü sayan bir liderin anlaşılmamış, hatta anlaşılmaya çalışılmamış kalıtının dramıdır.
10 Kasım, modern Türkiye’nin büyük kurucu liderinin öldüğü tarih değildir, her zaman geliştirmeyi sürdürdüğü vizyonunun durağanlığa mahkûm edilerek katledildiği bir tarihtir. Onu anmak, anlamak ya da ardından yas tutmak, 10 Kasım’larda bayrak sallayarak yürümek, sloganlar atmak, küfür etmek ya da dokunaklı şiirlerle kendini tatmin etmek değil, geride bıraktığı bayrağı daha sonraki nesillere teslim etmek üzere koşmak olmalıdır. Bilim üretmek, sosyal, siyasal ve ekonomik paradigmalar yaratmaktır; miras alınan terekeyi olduğu gibi bırakarak yok olmasına seyirci kalmak değil, üzerine bir şeyler koyarak daha da büyütmek, zenginleştirmektir.
Atatürk ezberlemeyi değil, düşünmeyi; durmayı değil, ilerlemeyi; tekrar etmeyi değil, anlamayı bırakmıştır geride. Onun düşüncelerine sahip çıkmak, yeni düşünceler üretmekle olur ancak, eskileri kutsallaştırmakla değil. Onu yâd etmek, ona, “sürekli büyüyen kalıtını” takdim etmektir. Ağlamak, şikâyet etmek ve geçmişte yaşamayı marifet bilmek, onun asla, ama asla tasvip etmeyeceği, hiçbir zaman da etmediği bir tutumdur.
