













Neden böyle bir başlık kulandım? B iraz ütopik başlık olabilir. yazının içeriği, dünya sinemasının devrimci gelişimini inceleyince anlaşılacaktır.
Majid Majidi’nin senaryosunu ve yapımcılığını üstlendiği yıllar önce izlediğim; “Cennetin çocukları, Cennetin rengi” filmlerinden esinlendiğim bir başlık aslında.
Ancak, bu filmler ile altının doldurulması gereken nokta da dünya sinemasının İran’dan Hindistan’a büyük bir yükseliş gösterdiğini görebiliriz.
Türk sinemasının geldiği noktada 70’lerin 80’lerin devrimci sinema yapımlarının günümüzde kalmadığını açık şekilde görebiliriz.
21. yüzyılın başları, tiyatro ve oyunculuk sanatının sinema ile evrimleşerek buluşması, dünyanın mucize üretimlerinin, insan ilişkilerine en iyi şekilde işlenmesine, kamera karşısında yapımcılar için fırsat oldu.
Bu sebepledir ki, dünya sinemasına adını yazdıran; Charlie Chaplin, V. Pudovkin, Sergei Mikhailovich Eisenstein, gibi isimlerin dünya sinema tarihine büyük yön verdiğini belirtebiliriz.
Evet ABD’nin Charlie Chaplin’i dünya sinemasına yön verdi. A ncak, Hollywood'un ikinci dünya filmlerinde Vietnam’da işgalini anlatan filmlerine yön veremedi.
Dünya sinemasının devrimci kültürü Sovyet yapımcıları ile devam etti…
O tarihlerin en büyük heveslerinden biri olan sinema, Türk tarihinin de önemli yapı taşları arasına genç yapımcılarımızla girdi.
İşte Türk sinemasında benimde hafızamı çocukluğumdan beri geliştiren filmler arasında;
Muhsin Ertuğrul’un, Lütfü Ö. Akad’ın, Atıf Yılmaz’ın, Halit Refiğ’in, Şerif Gören’in Yılmaz Güney’ in ve bu arada hiç adından bahsedilemeyen büyük t iyatro sanatçısı ve birkaç sinema filmiyle yüzünü gösterebilen Erkan Yücel, Türk sinema kültürünün önemli adımlarını bizim gibi kuşakların zihinlerine kazıdılar aslında.
D ünya, kameranın icadı ile sessiz sinemaların perdelere yansımasını mucize ile izledi.
‘Sinema’nın, yaşamın en önemli yapı taşlarından biri olduğu çok iyi biliniyor.
Ve toplumları çok kolay bir şekilde yönlendirdiğini görebiliyoruz.
Evet, başta bahsettiğimiz gibi Majid Majidi gibi, Simon Beaufoy gibi senarist ve yapımcılarında dünyada dikkatleri çekmeye başlaması dünya sinemasının Hollywood’larda bittiğini açık şekilde gösteriyor.
Bana göre, Türkiye’de s inema, Hollywood özentilerine dönüştü ve yapımcılar ve senaristlerin üretiminde kültürel yapımların tükendiğini görebiliyoruz .
Devrimci Sinema ’nın İran ve Hindistan’da büyük bir dirilişe geçtiğini, toplumsal kültürün işlenişini, zorluk ve imkansızlıklar altında dahi olsa özveri ile anlatımlarını hissedebil iyoruz .
İşte bu nedenle Türk S ineması, yönünü Hollywood yıldızlarına değil İran’ın, Hindistan’ın yapımcılarına çevirmelidir.
Bu yüzle, Doğu'da yükselen ‘Cennetin Sinemaları’nı devrimci sinemanın yapımcıları ile yükseltebiliriz.
Bu durum, Türk S ineması' na yön verecek önemli yapımların gelişmesine neden olacaktır.
Şimdi, Yılmaz Güney'lere özenen oyuncular, yapımcılar görüyorsunuzdur ancak seneryo ve yapımında kültürel, ekonomik, eğitimsel bir mücadele işlenmiyorsa kırk kılığa girilse bile Yılmaz Güney'in tarihte kaldığı gibi bir yapım ve oyunculuk olmayacaktır.
Bugünkü oyuncu ve sanatçıların yetenek ve sanatları iyi olabilir. Ancak, Yılmaz Güney, Charlie Chaplin hatta Kemal Sunal, oyuncu ve özverilerini taşımaları imkansızdır. Günümüzde s inema oyuncularının yaşamında maddi sıkıntı olmaması da dikkatleri çekiyor.
Ben bunu , 'Bar' oyuncuları, yapımcıları olarak adlandıyorum. Son model arabalar, en iyi restoranlar, en gözde mekanlarda tatiller bu kültürün tadılmasını sağlamayacaktır.
Y apımcılık ve oyunculuk hevesi geçiçi olacak ve halkın manevi duygularına vurgu yapan bir sinema olmayacaktır. Keza bahsettiğim yapımcılarımızın özel yaşamlarından taviz vermediklerini görebileceğiz.
Oysa öylemiydi, Charlie Chaplin'in oyunculuğu ve yapımcılığı?
Eminim Charlie Chaplin'in büyük özverisi insanlık tarihi boyunca yaşa ya caktır. Ancak kasalarını dolduran oyuncu ve yapımcılar tarihler boyu isimleri dahi kalmayacaktır.
güzel ama!...
tşk